ŞAİRLERLE YAPTIĞI SÖYLEŞİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ŞAİRLERLE YAPTIĞI SÖYLEŞİLER etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık, 2007

Hüseyin Avni Cinozoğlu İle Söyleşi



Şiirin İstanbul Beyi,
Şiirin Deniz Feneri

Hüseyin Avni Cinozoğlu İle Söyleşi

MUSTAFA ERGİN KILIÇ






(…) hâlâ neden çocuğuz/ “baloncuları hapsedilmiş kentte”/ bilgem/ su akar/ geri gelir mi gençliği Erenköy’ün diyor, Şair Hüseyin Avni Cinozoğlu seçme şiirlerinin yayınlandığı son şiir kitabı Bir Albatrosun Düşler Defteri’nde. Bu toplu kitapta şiirindeki farklı seyirleri, farklı tatları ve izlekleri bir arada görme imkânı buldum. Aslında şiir ve edebiyat üzerine düşüncelerini içeren son kitabı Lirika’ya Akan Irmak’ı okurken, yalnızca şiirleriyle değil şiir konusundaki bilgi ve birikimiyle de yalvaç bir şair olduğu gerçeğini bir kez daha gördüm. Naif kişiliğinin yansıması olan şiirlerindeki derinlik, incelikli imgeler, dokunaklı ve yenilikçi sözcük seçimleri, aynı şiirin farklı duraklarındaki sürekli şaşırtıcılık, şiirden beklentinin dizeler ilerledikçe farklılaşması ve üst düzeye çıkması sanırım Cinozoğlu şiirini özgün ve özgürlükçü kılan en önemli yanlardır. Bu kitap da yeniden okuduğumuz gençlik yıllarında yazılmış şiirlerinde hâlâ tazecik bir ekmek gibi okuyucunun kalbinde sıcacık bölünmesi ve hala o buğunun hissedilmesi, gerçek şiirin zamanla eskimek yerine, yerini sağlamlaştırdığını ve kıvam bulduğunu bizlere ispatlamakta.

Çok değerli hocam seçme şiirlerinizin yayınlandığı kitabınızdaki Gece Çiği şiiri beni çok etkiledi. Bu şiir özellikle Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun şiirindeki narin ruhun, içtenliğinin ve içliliğinin bir göstergesi. Şiirle insanın en dip noktasına nasıl dokunulacağının yetisini bize vermekte. Ve şiirde imgenin ince zekâyla yakalandığının en iyi örneklerini sergilemekte. (…) kadın güzel bir leke/ gecenin kollarında/ yapraklarından soyunuyor ağaçlar/ leylâkları suluyor çığ/ (…) insan toprak çiğdem/ ilk felsefe derdim/ ölünce çiğdemler gibi/ toprakta açacağız derdi annem
Şairlerin bir kısmı şiir dertlerini kendileri dillendirirler. Manifestolarla şiir üzerine yazılarla kendi şiirlerini kendileri çözümlerler. Kimileri de yıllarca sessiz kalır ve sadece şiir yazarlar. Hep çözümlenmeyi ve tanımlanmayı beklerler. Bu konuda sizin görüşünüz nedir? Size Hüseyin Avni Cinozoğlu şiirini sorsak? Şiirleriyle bugüne kadar edebiyatımıza ne vermek istediğini?


Sevgili Mustafa, girizgâh cümlelerinden mutlu oldum. Sanki şiirimin senin bu cümlelerinle tanımlanmasına ihtiyacı vardı. Şiirimde fark ettiğin incelik, derinlik, zekâ nitelemelerinden dolayı teşekkür ederim. Beni çocukluğuma da götürdün. Bir anı: Çocukken beş, altı yaşımda anneme öldükten sonra ne olacağımızı sormuştum. Annem de evimizin yukarısındaki bayırda açan çiğdemleri gösterip, “ölünce çiğdemler gibi toprakta açacağız” yanıtını vermişti. Belki o küçük yaşta cennet-cehennem gibi konulara girmeden… Çünkü benim çocukluğum doğaya aitti. Ve annem en doğru olan çözüme başvurmuştu. Ben de öldükten sonra çiğdem olmaya sevindiğimi hatırlıyorum.

Temel soruna gelince; Dağlarca örneğinden yola çıkmak istiyorum. Dağlarca hep şiire sadık kalan bir öke. Sadece Papirus dergisinde Cemal Süreya’nın başını çektiği bir edebiyatçı gurubunun sorularına yanıtlarını içeren uzun söyleşi dışında, şiir dışında bir yazı etkinliği yok. Doğru olan da bu… “Şiir kuma kabul etmez” sözünü en çok yineleyenler, şiir dışı yazı alanlarında da kalem oynatmaktan geri durmamışlardır. Zaman, zaman “hikâye” yazdığım için kendimi eleştiririm. Şiir geldi entelektüalizme dayandı. Hayatla yetinmeyen, başka şiirlerden, edebiyat dışı metinlerden beslenen, intertekstüalite ile zenginleşen bir süreç, son çeyrek asırda yaşanılan şiir yolculuğunun güzergâhlarını belirleyici oldu. Bazı güzergâhlara şiirimiz ilk kez uğruyor; yeniklileri deniyor, çıkmaz sokaklara sapıyor. Artık şiir ‘duygu’ dan değil, entelektüel bir algıdan yola çıkıyor. Kavramsal bağlamda olmasa da felsefî bir sorunsalı şiirsel vizyonun imgeleriyle cem ederek düşünce ufkunda açılımları göze alıyor. Heiddeger ve Kierkegard’dan yola çıkıyor.Geleneksel dokusu itibarıyla şiirimiz, ‘duygu’ kaynaklı bir özellik gösterirdi. Entelektüel bir şiirin günümüzde alan kazanıyor olması olumlu bir nitelik sıçraması olarak değerlendirilebilir. Bu salt teknikle, biçim, biçemle ilgili değil. Kaldı ki Divan Şiiri de teknik, biçim, biçem olarak yetkin ve senkronize bir şiirdi. Entelektüel bir derinlik için, şairin bir egzersiz ortamında mesaide bulunması gerekiyor. Bu nedenle şiir ve edebiyatı konu edinen metinler kaleme alması, farklı görüşlerin kalemşorlarıyla yıkıcı ve yapıcı tartışmalara girmesi zorunlu. Bu sayede şair poetik bir disiplinle takviye edebilir şiirsel hinterlandını. Şiirin okulu yoktur; bu doğru ama çıraklıktan başlayarak, şiirsel yetişme süreci hatırı sayılır bir ‘üniversite tahsili’nden hiç de kolay bir süreç değildir. Şahadetnameyi aldığınızda, kapıyı açıp şiir odasına girince, bütün bir şiir tarihi, Divan Şiiri dahil, bütün bir antoloji, başka dildeki ehliyetli şairlerden mürekkep zengin bir terekeyle karşılaşır şair. Kabul ettiğiniz bu terekeyi hatmederek, şiir dünyanızı şekillendirmeye ve hamle yapmaya sıra geldiğinde, birikim ve yetenek, iki ana damar olarak, şiir okyanusunuzu beslemeye başlar.

Ben Dağlarca örneğini aklıma getirip, uzun yıllar poetik metinler kaleme almadım. Benim poetic metinleri yazmamdaki temel gaye kendimi yetiştirmek, bilgi ve görgümü yetkinleştirmekti. Mevlâna, “Ceyhun ırmağının tamamı içilemiyor diye, bir avuç suyunu içmeyi denemekte ne mahzur var?” diyor. Galiba ben de bu ırmaktan nasibim kadar içmekle iyi yaptım. Radarımı tuttuğum alanlar, senin gibi genç kuşağın seçkin bir şairi için de yararlı olmuş… Bu beni mutlu etti.

Son yıllarda dikkati çeken bir ‘Manifesto’ enflâsyonu var. Çok değerli şair Baki Ayhan T. Akademisyenliğinin de katkı sunduğu birikimi ve öngörüsüyle kapsamlı ve yetkin bir metin kaleme aldı. Diğer manifesto ve bildirgeleri kaleme alan şairlerin metinleri enez ve cılızdı. Bu nedenle ufuk açıcı, dönüştürücü bir etkiye sahip olmadı. Bir de 80 yıllardaki ‘Yenibütün’ manifestosunu, ciddi algılamaya müsait bir girişim olarak değerlendirmek mümkün. Ama Batı’daki ‘manifesto’ ve ‘bildirge’ler sanatın şiir dışındaki alanlarını, sinema, tiyatro ve resmi de etkileyen girişimlerdi. Hatta yaşam biçimlerini belirleyici bir etkiye sahip oldular. K.İskender’in doğru bir saptaması var: “Perulu bir şair, ‘Yedi Meşale’ ya da ‘Garip’ akımını göz önüne alarak şiir yazıyor mu?” Hatırladığım kadarıyla böyle bir cümlesi var K. İskender’in. Çok net bir temellendirme. Demek ki manifesto denilince ‘evrensel’ bir belirleyen gerekli.

Şiir yazarken, ruhsal potansiyel enerjimin ( Libidinal Enerji ) yoğunlaştırdığı anksiyetemi, bir anlamlandırma çabası ile gidermek isteği var temelde. Bu sayede, bu anlamlandırma ile anksiyeteden kurtuluyorum. Özünde nevrotik, hatta şizoid bir süreç. Ama şiir, sonuçta aşk gibi huzurdan çok huzursuzluk veren bir sergüzeşt. Ama ben bu huzursuzluğu ve nadir anlarda bana yaşattığı ‘mutsuz sevinci’ seviyorum. Bir yerden sonra da ‘iyi şiir’ yazmak amacım oldu. Dünya görüşü olarak sosyalizme yakın bir konumda olduğumu söyleyebilirim. Ama tekil örnekler dışında, şiirimde sosyalizmden kaynaklanan bir ‘muhalif duruş’ yoktur. Sosyalist siyaset daha nitelikli bir düzeyi içermesine rağmen, siyasetin dayandığı mihver sonuçta ‘vasat’ algılara prim tanıyan bir mihver. Dolayısıyla, şiirimde dünya görüşüme koşut bir anlamlandırma yoktur.

Güller Öksüz Kalabilir kitabınızdaki Albatros şiirinizde de dediğiniz gibi: (…) “ve ben bu sonsuz sürgünde/ tayfalardan da yakın buldum/albatrosları kendime”
Albatros neyin imgesidir sizin şiirinizde? Neyi sesler? Niçin baskındır? Zira bir kitabınızın adı da Albatroslar Yüksekten Uçar (şimal saçlı kadınları sevdim erguvan akşamlarda)


‘Albatros’ adlı şiirim Charles Baudelaire’in ünlü ‘Albatros’ şiirinden mülhemdir. Albatroslar okyanus kuşlarıdır, kanatlarını açtıklarında kanatlarının uzunluğu dört metreyi bulur.Gökyüzünde görkemli bir görünümleri vardır. Ama yere indiklerinde hantallaşırlar. Tayfalar uzun kanatlarından tutup geminin küpeştesinde Albatrosları sürükleyip alay ederek eğlenirler. Baudelaire Kalküta’ya yaptığı bir gemi yolculuğunda tanık olur Albatrosun bu güçsüz haline. Şairler de Albatroslar gibi hayal dünyasında güçlü, sıradan hayat içinde güçsüz ve zavallı bir durumdadır. Baudelaire’in bu durumu betimleyen dizeleri:
“Ozan da benzer o bulutlar kralına
Ruhu oklarla bulutlarla sarmaş dolaş olan
Düşmüş yeryüzüne yuhalar arasından
Çekeceği var onun dev kanatlarından”
Ben de Albatros imgesiyle şairi ama öncelikle şair olarak kendimi anlatmak istedim. Tayfalar ise gündelik dünyanın güç odakları, beylik beğeniler içindeki para, statü, iktidar sahibi duyarsız insanlar.

Tuncer Uçarol’un dediği gibi “İstanbul’un kendinden daha güzel şiirler yazan şair” (Serçe Umudu kitabınızın Sarhoş İstanbul şiirinde dillendirdiğiniz gibi: İstanbul ayık bir dukadır/Onu sarhoş eden kadınlarıdır). Kitaplarından seçme şiirlerinin bulunduğu bu kitapta da yer alan İstanbul’da Son Sedefkâr ( kör bir nakkaştı/ herkesten daha çok gördü gün ışığını) ve İstanbul Unutkan Yosma kitaplarınızda da anlattığınız gibi bugün size o yazdığınız İstanbul şiirlerinin üzerine birkaç dize yazın desem ne yazardınız? Ve bu konuyla ilgili neler söylemek istersiniz?

Tuncer Uçarol gibi çok önemli ve yetkin yargıları olan bir edebiyatçının, İstanbul’u izlek edinen şiirlerimi ‘İstanbul’un kendisinden güzel’ bulmasını, şiirime verilmiş büyük bir ödül gibi algıladım. Bu şiirlerim için bana yazdığı mektupta değerli şair Leyla Şahin: “Soluk soluğa şiire koşuyorsun. Sonra bir kanat değimi dinlenip üzüm ve gökyüzünden yaptığın şaraptan bir kadeh sunuyorsun. Kadeh değil dolu bir tas demeliyim.Senin yüreğin kadehden daha geniş. Biliyorsun yüreği çay bardağı kadar olmayanlar da şair İstanbul’da”. Yücel Kayıran adalet kavramını yetkin olarak açımlayan bir şair. Mehmet H. Doğan, çağdaş şiirimizi kanonlaştırırken vahim hatalar yapmıştır. Bugün şiirsel bir etik ve adalet olarak ‘meyhane arkadaşlığı’ kanonlaştırmada etkili olmamalı. Bu bir yana, Zeynep Köylü’nün şiirimizdeki yerini, önemini ve niteliğini doğrusu merak ediyorum. Çağdaş şiirimizin usta şair kadınlarından Betül Tarıman “İyi bir dergide yayımlanan iyi bir şiir önemli bir ödüldür” demişti bana. Ben de Betül Tarıman gibi düşünüyorum. İyi bir dergide iyi bir şiirim yayımlandığında, genç bir şairin haletiruhiyesi içinde, yüreğim sevinçle kanatlanıyor. Soruna gelince; İstanbul’u izlek edinen şiirlerim acemilik, gençlik dönemimde yayımlandı. Duyumsallığın etkili olduğu bir yaşanmışlığın, hatıralardan yola koyulan bir algı yoğunluğunun belirlediği şiirler. Bir hayret nidası, güzelliğe karşı bir neşide, hayranlık. Tuncer Uçarol’un fark ettiğini Enver Ercan ve Kemal Özer neden fark etmedi? Bu iki şairin hazırladığı ‘İstanbul Şiirleri Antolojisi’nde şiirlerimi göremedim. Belki Periferide yaşadığım için, İstanbul şiirlerimi içeren kitaplarımı, birinci sınıf bir yayınevinde bastırma şansı bulamadım. Bu yüzden sınırlı bir dağıtımı oldu. Kitaba aldığım için bu şiirlerin çoğunu dergilere de gönderemedim. Keşke İstanbul şiirlerimi ağırlıklı olarak içeren SAFRANBOLU’DA TEK DENİZ FENERİ ve İSTANBUL UNUTKAN YOSMA’nın yeni basımları için bir olanak doğsa. Bu konuyla ilgili sorunun son bölümüyle ilgili yanıtımı hemen aklıma gelen iki dizeyle nihayetlendirmek isterim:
“Alemden önceki mahşer
Tavaf eder yetmiş iki millet”

Ömrün Gecesi Lâmbasını da Getirir kitabınızda (…) “ne kadar da benzer/ son sevdiğimiz kadın/ ilk sevdiğimiz kadına” diyorsunuz. Toplu şiirleri okudukça dikkatimi hep gidilemeyen, gidilse varılamayan, varılsa alınamayan bir kadın dikkatimi çekti? Hep uzanıyorsunuz? Belki de dokunacağınız, tutacağız bir yerde. Ama sanki özellikle yaklaşıp yaklaşıp geri çekiliyorsunuz?
Bakınız Çigan şiirinize: (…) “gül akşamlarında/ gözleri kamaşmış gemilerin/ yelpazelerini tutuşturursun”
Yine bazı şiirlerinize baktığımızda: (…) kadın güzel bir leke/ gecenin kollarında/ yapraklarından soyunuyor ağaçlar/ leylâklarını suluyor çiğ
Devam ediyorum örneklerimi sürdürmeye: (…) sonra bir kadının/ akik aynalarda dağılır/ ay ışığına bıraktığı saçla
Bir başka şiirinizde: (…) camlarda buğulu kadın gözleri/ son treni gelmez hayatın/ eski bir sevdayı anımsatan karanfiller/ taç yapılır alnına bir serabın
Ve son olarak: (…) akşamdı nehir/ bukleleri albenili bir kadın gibi/ akardı kalbime
Bu bir şairin beslenme noktası mıdır? Karıştırsak diyorum daha neler çıkar beslenme çantanızdan acaba?


Aşk izlekli şiirlerimden yola çıkarak yaptığın yorumların doğruluğu beni şaşırtıyor. Geçmişte ve bugün aşk arayışımda yorumladığın durumlara uygun bir seyir söz konusu. Tam aşkın tarafı olan kadına dokunmaya ramak kalmışken, nedense tam o anda geri adım atıyor ve o kadından uzaklaşmayı tercih ediyorum. Sanki dokunduğum anda aşkın gizemi, büyüsü ve hazzı kaybolacak sanısı. Bazen aşkı bir ‘Yalancı Şafak’ esprisi içinde ‘hüsranla’ yaşadığım durumlar da söz konusu. Bir de uç bir örnek ama, Verlaine’in dizesine benzer bir durum da aşikâr kılıyor: “Başka bir hayattan tanıyorum belki bu kadını.”

Son yıllarda şiirde mistisizmin, dini öğelerin ağır basmasının ve 80 dönemi şairlerinden birçoğunun muhafazakâr şiire kendilerini açmalarını ve bu kulvarda şiirlere yer veren dergilerde sıklıkla yer almalarını neye bağlıyorsunuz? Bu siyasi iktidarın edebiyat üzerinde de etkin olduğunun bir göstergesi midir? Yoksa edebiyatta sürekli tutunmak ve barınmak kaygısının getirdiği bir tedirginlik midir?

Mistisizm konusunda ‘Varlık’ dergisinde Yıldız Ecevit, hatırladığım kadarıyla Batı şiirinin mistisizmden yeteri kadar beslendiği halde, modern şiirimizde mistik izleklerin büyük ölçüde şairlerimizce kabul görmediğini söylüyordu. “Batı şiiri İsa’nın pınarlarından kana kana içmiştir.” sözünü hatırlıyorum. Bizde çok uzak bir geçmişte bir travma da söz konusu. Ahmet Hamdi Tanpınar’a göre, “Osmanlıdaki egemen Sünnî akide kendini sanata, edebiyata muhtaç hissetmemiştir.” Özellikle bu durum, bu aşırı güven, nesir ve resim için daha doğru olmakla birlikte edebiyatın gelişimini de olumsuz etkilemiştir. Puşkin, Goethe, Rilke, Hazreti Muhammed için şiirler yazmıştır. Ben insanî konum ve durumları yansıtmak için mistik, metafizik imgeler kullanıyorum .Bunun dışında mistisizm ve dinin Ortodoks yanıyla derin ve güçlü bir bağım yok. İsa ve Hazreti Hüseyin’de mazlumluk ve acı durumlarını yansıtmak istedim. Yusuf Peygamberi konu eden şiirlerde kardeş kötülüğünden yola çıkarak ‘muhannetlik’ olgusunu açımlamak istedim. Örnekleri çoğaltabilirim. Hazreti Meryem’in bir adı da Mater Dolares’dir (Acılı Anne). Toplum ve güç odakları annelerin döktüğü gözyaşlarına ve acılarına karşı duyarsız. Oysa uygarlaşan toplum ve dünyada ‘merhamet’ duygusu daha hâkim bir duygu olmalı. 1980 sonrası şairlerinin muhafazakâr dergilerde de görülmesini ‘çıkar sağlama’ amaçlı görmüyorum. Kültür dünyamız son yirmi yıldır Doğu’ya daha çok açıldı. Bir de belli izlekleri yinelememek için böylesi bir çözümü yeğlemiş de olabilirler. Bana gelince; ben mistik, metafizik izlekli şiirlerimi ‘ilerici-solcu’ tanımına uygun dergilerde yayımladım. Yirmi yıldır sadece ‘Dilek Ağacı’ adlı şiirim yayımlandı ‘Kaşgar’ dergisinde. Yayımlandığı için de mutluyum. Bu tavrımın da doğru olduğunu düşünüyorum. Sağcı ya da İslâmcı nitelemesine uygun tek bir şair arkadaşım yoktur. Arkadaşım olan şairler ‘solcu’ şairlerdir. Siyasal iktidarla edebiyat ilişkisine gelince; Atatürk’ün devrimleri kadar önemli bir sözü geliyor hatırıma: “Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli kültürdür.” Bir ütopya, bir gelecek öngörüsü ve projesi, bir umut olsa da… Atatürk’ten sonra İnönü dönemindeki ‘tercüme’ hareketi bir yana, siyasî iktidarlar edebiyatı, şiiri ‘sakıncalı piyade’ olarak, hatta bazen, ‘Beşinci kol faaliyeti’ olarak algılayıp şiire, şaire, edebiyatçıya karşı hasmane bir tutum sergilemişlerdir. Zaten Türkiye yakın zamana kadar düşünce özgürlüğü konusunda ‘Demirperde ülkeleri’nden daha baskıcı, ‘polis devleti’ne özgü kurallarla baskıcı bir yönetim anlayışında olmuştur. Siyasî parlamentarizmin vasat mihverine irtibatlı bir sanat ve edebiyat, zaten düşük yoğunluklu bir etkinlik olmaya yazgılıdır. Popüler kültürün vitrinindeki ‘güzafe’ mallarla gerçek şiiri karıştırmamak lâzım. Vasatın grameri, siyasal iktidarların sevdiği bir gramerdir. Bir de çok sihirli bir cümleleri vardır: “Halkımız bunu istiyor.” Daha kolay maniple edebilmek için, halkın bilinçlenmesi, beğeni düzeyinin yükselmesi, iktidarların istemediği bir durumdur. Özel televizyonlar bir yana, TRT gibi önemli bir kamu kurumu, daha rafine bir yayımcılık yapması gerekirken, durum ortada… Yine de umut şiirde ve şairde…

Yeni şiirlerinizin birinde “İsa mıydı ruhuma üç çiviyle saplanan acı” dizeniz dikkatimi çekti. Özellikle son zamanlardaki şiirlerinizde İsa üzerinde yoğunlaşma, dini öğelerin sıklıkla vurgulanması ve öne çıkarılması, hayatınızda bir değişim sürecinin getirdiği bir netice midir?
Bir etkilenmenin şiire yansımasıdır? (Gerçi Kerem Denizi Zuhal Yıldızı, Hamel Burcuna Akan Nehir gibi ilk kitaplarınıza gittiğimizde; bu tasavvufi yaklaşımı, dinsel gizi ve motifleri sıklıkla görmekteyiz)


Bireysel hayat hikâyemi burada serimlemek istemiyorum. ‘Büyük acı’ olarak nitelendirilebilecek durumlar yaşadım. İsa peygamber, bizim dinimizin de içselleştirdiği bir din önderi. Elbette Allah’ın oğlu değil. Allah’ın oğlu olmaması Hazreti İsa’nın değerini azaltmaz… Dinimizce içselleştirilmiş olmasaydı bile İsa’yı severdim. Halk içinde sade ve içten bir İsa sevgisi vardır. Aynı şekilde Yusuf, Eyyüb, Nuh ve İbrahim sevgisi de… Annem çocukken “İsa Efendimiz Meryem anamız” derdi hürmetle. Annem bir Yörük kadınının sadeliği içinde severdi İsa’yı… Aynı şekilde, Hasan Hüseyin efendilerimiz Kerbelâ’da şehit edilmişti… Son çeyrek yüzyılda baskın bir hâl alan Batı’nın hiper modernitesi düşünce ve duygularımda bir şok yaşamama neden oldu. Çocukluğa doğru bir tür gerileme yaşadım.

Yukarıdaki soruyla bağlantılı olarak, Gölgesiz Kandil kitabınızdaki Kim Suçlu Yargı Kimin şiirinizde de sıklıkla bu konular işlenmiştir. Şu dizeler beni derinden etkiledi. (…) taş bile gözyaşı döker taş bile/ dağını yitirdiğinde bir adam/ neden gözyaşı dökmesin Tanrı
Burada ne demektedir şair okuyucunun aklını bu kadar zorlayacak, derin etkiler bırakacak?

Bu dizelerde inancını kaybeden bir insan için Tanrı’nın da acıyıp, gözyaşı dökeceğini anlatmak istedim. Büyük ideallerini kaybeden insanların aczi için de geçerli bu söylediklerim. Elbette buradaki ‘dağ’ sözcüğü bir kutsallığı içeriyor. Dağın ululuğu belirleyici bir sıfattır. Dağ derin bir yücelmenin, ululuğun simgesi olmuştur… Bazen de ürküntü verir… Yalvaçlar, ilk müminler hep dağlardaki mağara kovuklarını mekân edinmişlerdir. ‘Ashab-ı Keyf’’, Tanrının zamanı içinde bir mağarada uykuya dalmışlardır. Geleneksel dinsel anlayışla irtibatlandırılır mı bilmiyorum; bu dünyadaki son nefesimizden sonra, asıl o zaman Tanrı’nın zamanı içinde bir boyutta varolacağımızı, ama bu dünyanın gamını ve neşatını yaşamanın gerekli olduğunu düşünüyorum. Zaman zaman içinde, mekân mekân içinde, belki bir illüzyon halinde, şiir yazmakla ödüllendirildik. Edip Cansever bu ödülü doğanın verdiği görüşünde… Bense şairlerin bir anlamda seçilmiş insanlar olduklarını, kesin olmasa da, büyük bir olasılık olarak düşünüyorum. Kutsal kitaplardaki retorik hüner, şiirle mistik bir bağlantı yapmamıza imkân tanıyor. Zebur, Tevrat, İncil, Kur’an dünyayı büyük ölçüde değiştirmeyi başardıysa, şiirin gelecekte bile gücünü, etkisini sürdüreceği sonucuna varabiliriz .

Hüseyin Avni Cinozoğlu ne için yazar? Şiir yazdıran tetik noktaları nelerdir? Şiirin zamanı ve mekânı olmaz görüşünü savunmama rağmen sormak isterim: Şiiri ne zaman ve hangi mekân da yazar?

Bende şiir biraz doğaçlama oluşur .Valery’nin, “İlk mısra ilâhidir” (Le premier vers est Dieu) sözüne inanıyorum. Bir eksast ve Diyonisos durum bir vecd ve yücelme söz konusudur. Bu esintiyi beynimde ve bedenimde yaşarım. Sonra o gümrah deniz, son dalgasından sonra sükûnete erer. Bir şairin bir şiiri yazarken aldığı haz, beşerî zevklerin verdiği diğer hazlardan daha yoğundur. Vecd hâli sükûnetle nihayetlendikten sonra, sezginin yerini akıl alır; Apolloncu bir dinginlik içinde kurgu üzerine yoğunlaşır ve aşırılıkları ve pürüzleri törpülerim. En son yaptığım perdahlamadan sonra, şiirim iyi bir dergide görücüye çıkmaya hazır hâle gelir. Şiirimi gönderdiğim dergi şiirimi reddetmez. Şiirlerim üzerinde çok çalışmam. Fazla mesaiyi şiire hazırlık aşamasında sarfederim. Artık ‘Altın Vuruş’ niteliğinde olan çok iyi şiirler yazmak istiyorum. Bir hafta içinde şiirimin yazılma süreci nihayetlenir. Artık daha az şiir yazıyorum Yılda beş, altı şiir. Üç, dört dergim var. Çok sayıda dergiye dağılmıyorum. Genellikle evde gece vakti yazarım. Bu yazı ayini, güneşin ilk ışıkları şehrin kuzeyindeki dağı bir geminin küpeştesi gibi aydınlattığı vakte kadar sürer. Bir aspirin içer, uyumak için yatak odasının yolunu tutarım. Eğer gece iyi bir şiir yazmışsam büyük bir meydan savaşı kazanan bir komutanın, gururlu ve muzaffer ruh hâlini hissederim. Yine de bilirim ki yaşadığım şehirde benim şiirimi algılayacak olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Uzun saçlarımı gören küçük çocuklar şair olduğumu bir şekilde bilir ve çoğu şair olmak ister. Daha doğrusu şairliğin şiirle değil de, uzun saçla ilgili olduğunu sanmaları bu isteklerinde etkili olur.

Sizinle özdeşleştirdiğim sözcükler var yıllardır yazdığınız şiirlerden çıkardığım: (…) Size çiğdem desem/ Size berceste desem/ Size şimal yıldızı desem/ Yusuf desem/ Zerdüşt desem
Bana ne dersiniz? Ve size Safranbolu desem yoksa bana “İstanbul Safranbolu desenlidir” mi dersiniz?

ÇİĞDEM: Çocukluk. BERCESTE: Daha acı verir kanattaki yaradan. Kanat kırılmadan önce uçulan günler. ŞİMAL YILDIZI: Köy, harman yerinde geceleyin harmanı beklerken yıldızlı gökyüzünü seyretmek… YUSUF: (Ben) - Geçer yakışıklı Yusuf şehrin çarşısından. Göğsünden bir düğme daha çözer Züleyha. ZERDÜŞT: Delilerin erdemi olmasa da erdemli bir deli. Deliliğin gururundan bilgelikle kurtulan biri. SAFRANBOLU: Anılarımla köprü kurdum iki şehir iki yalnızlık arasına.

2006 yılında yayınlanan şiirlerin Türk Edebiyatına nasıl bir soluk getirdiğini düşünüyorsunuz? Bugün genç nesle baktığınızda diğer şair üstatlarımız gibi sizde karamsar mısınız? Yoksa bu konuda arkını bulan suların olduğunu ve günden güne daha yoğun aktığını mı düşünüyorsunuz?

Baki Ayhan T., İktisatçı düşünür Ricardo’nun ekonomi bilimiyle ilgili bir teorisinden yola çıkarak şiirde de ‘Azalan verimler yasası’nın geçerli olduğunu öne süren Cemal Süreya’dan aldığı işaretle, 80 şiirinin yorulduğunu, yeni bir ayak değiştirmenin zorunluluğuna dikkati çeker yerinde bir gözlemle. Ama bir tasfiye söz konusu ise, bu tasfiye 80 şiiri için olmamalıdır. 80 şiirini kütlesel alarak içselleştirmeyen bir yenilik, ‘ölü’ doğmaya mahkûmdur. Bir değişimin arefesindeysek, bunun işaret fişeklerini ateşleyip öncülük edecek şairler genç şairlerdir. Bir makalemde belirttiğim gibi, Cemal Süreya ‘Üvercinka’yı genç yaşta, Necip Fazıl ‘Kaldırımlar’ı yirmi yaşında yayımlar. ‘Garip’ beyannamesi yine genç yaşta bir şair tarafından ilân edilir. ‘835 SATIR’ genç Nazım’ın kaleminden çıkmıştır. Şiirimizin geleceğini de gençler belirleyecek. İsim zikretmenin riskleri olmasına rağmen ÖNCÜLER olarak şu isimleri sayabilirim: Baki Ayhan T., Şeref Bilsel, , İbrahim Tenekeci, , Hayriye Ersöz, Mehmet Can Doğan, Alper Gencer, Mehmet Erte, Mustafa Fırat, ŞİİRİ KRİSTALİZE OLMA AŞAMASINDAKİLER: Ozan Öztepe, Hülya Deniz Ünal, Mustafa Ergin Kılıç, Veysi Erdoğan, İlhan Kemal, Ertan Yılmaz, Mehmet Ersoy, Müesser Yeniay, Nur Sicimoğlu , Betül Dünder, Efe Murat, Berna Olgaç, Neslihan Su, Onur Tekin.Emel Güz, Ama şu var ki bu şairleri besleyecek ana havuz 80 şiiri.Yeni bir harmanın hasadı için 80 şiirinin verimli toprağını çapalamak zorundalar. Şiiri kristalize olan arkadaşlar için en azından bir on, on beş yıl beklemek lâzım. Yetenek ve çalışkanlığı birleştiren gençler, maratonu başarıyla tamamlayacaklardır.

Son dönemlerde kendi şiirimi tanımlamak için kullandığım Modern Elit Dinamik şiir kavramında, şiirin şöyle olması gerektiğini savunmaktayım: “Dinamik şiir edebiyattaki mekanikleşmenin, körleşmenin, kısır döngünün, hamlamanın karşısındadır. Tutucu değil akıcıdır. Durucu değil durulayıcıdır. Susucu değil yankıcıdır. Susturucu değil tetikleyicidir. Sakinleştirici değil coşturucudur.” Ve buna ilaveten “Dinamik şiirin temeli, kendini sürekli yenilemesine dayanır. Değişkendir, çağdaştır, sürekli devinim halindedir. Yenilikçi ruhu yüzünden her şiirde farklı bir izlek, her şiirde faklı bir soluk sürer. Şaşırtmaya devam eder.” Buradan şunu imlemek istiyorum. Şair her şiirinde yeni bir şiirin peşinden mi koşmalıdır? Özgün arayışlara mı girmelidir? Yoksa hayatı boyunca tek bir şiiri tamamlamak için mi yazmalıdır? Aynı şiirin izini mi sürmelidir?

Sevgili Mustafa, sen şiirde mühendislik çalışması yapan bir şairsin. Biçimsel konstrüksiyonları çok deniyorsun. Ne yazık ki bir çok genç arkadaş benzer ‘egzersiz’leri ihmal ediyor. Bence şairi besleyen iki, üç ana damar vardır. Edip Cansever’in dediği gibi, acemilik döneminden sonra, kalfalık ve ustalıkta yüzeyde görünen düzlemde küçük değişiklikler, nüanslar denebilir. Meselâ Abdülkadir Budak’ın külliyatına baktığınızda olumsuz bir değişim yoktur; adeta tek bir şiir yazmıştır. ‘Kişilik’” dediğimiz budur. Bazı durumlarda kusursuz şiir yazmak risklidir. Şair gerçekten yetkin bir üslûba ulaşır, mükemmel bir ses yakalar. Ama ustalık rutinleştiğinde tehlike o zaman baş gösterir: Şair o anı sezmeli, özgünlüğünü aşarak yeni bir tavır belirlemeli. Bu anda şair devrimci bir girişimde bulunmalı, terekenin büyük bölümünü reddederek koyulmalı yola…

Ben karamsar değilim; genç şairler önemli bir şiir yazıyor… Belki şiirlerinde ‘düşünsel’ bir ağıntı olmalı; toplumsallığı da göz ardı etmeden yürüyüşe devam etmeliler. Virajlarda dikkatli ve kaza yapmadan! Teşekür ederim.

20 Temmuz, 2007

SÖYLEŞİ: HAYDAR ERGÜLEN


“Harflerin gülüştüğünü senin adında gördüm”


1- Öncelikle “Keder gibi Ödünç” kitabınız tüm Haydar Ergülen kitaplarının üzerine çıkmış. Bir yalvaç edasıyla mürekkebini dillendiren bir şairle karşılaştığımı söylemek isterim. Özellikle bu kitaptaki aşka dair yaklaşımlarınız ve yaralayıcı dizeleriniz beni çok etkiledi.

“bilinir de ahmakıslatan da ustalığım
çırak bile sayılmam şu aşk ilminde…”

Yine aynı kitabın bir başka şiirinde,

“pul seni arar çünkü
jeton sesinden geçeni…”

Dizelerinizle artık söylemek istenileni en sade ama en derine işleyerek söylediğinizi gözlemledim. Bu da Haydar ERGÜLEN şiirinin doğası olsa gerek. İmgeleri fazla yormadan, sözcükleri kırıp dökmeden en yetkin şekilde söylemek. İnsandaki gize yaraya gidip gidip dokunmak. Yormak insanı!



Kelimeleri yormak istemem, çünkü onlar 50 yıldır kardeşimdir. İnsan kardeşini yormak ister mi ? Zaten hayatta, yazıda, evde, sokakta yeterince yorduk kelimeleri, kendimize benzettik. ‘İnsan kardeşleri kadar kutsaldır’ demiştim yıllar önce bir söyleşimde, onlar, yani kardeşler ve kelimeler, bizim kendimizi sevmemiz, dünyayı sevmemiz için elimizde, dilimizde, kalbimizde duruyor. Öyleyse bizim de onları kırmadan, yormadan, yıpratmadan sevmemiz, en azından ‘şiir yazan’ insanlar olarak güzelce ağırlamamız gerekmez mi ? Hem insanın kendisinden çok kardeşine güvenmesi, ona itina ve ihtimam göstermesi gerektiğine inanırım. Hal böyleyken, ben de daha fazla yazıp kelimeleri yormak istemem. Evet, onlar bizi yorsun, hem kardeşlerimiz tarafından yoruluyorsak, bu bize dinlenme gibi gelmelidir, değil mi ?



2- Yine Keder gibi Ödünç kitabınızda şu dizelere gittiğimizde de (aslında tüm şiirler insanın kuytularına işlemekte, kuyularına indirip suyun kaldı mı? Diye sordurtmakta ya da ışığın!)

“sütünü bende sakla acıdan taşmış
bir incir gibi içliyim sana…”

“Aramızdan hiç geçmeden gitti
hepimiz gölgesi eder miyiz bir ikindinin?”

Şiirlerinizdeki o naif yanı, dizelere sinmiş içtenliği ve koyulmuş aşkı sarraf inceliğiyle ve sahaf çeşitliliğinde işlemeniz okuyucuyu hep sarsmıştır. Sanki bu kitabıyla Haydar Ergülen şiirinin kümülâtifini almış. İşte toplandım, geldim. Köşe bucak burada, içinizdeyim diyor.

Teşekkür ederim, “Keder Gibi Ödünç” kitabımı ‘içerden’ okuyan biri, bir şair olarak, çok doğru tespitlerde bulunuyorsunuz. Ben bu kitabımın ‘Hayatımın bir özeti’ olduğunu düşünüyorum, bu sizin ‘şiirin kümülatifi’ dediğinizle aynı şey. Hayatımdaki kelimeler, imgeler, insanlar, anılar, şehirler, yolculuklar, arkadaşlar toplanıp gelmişler gibi. Ama hepsi de öylesine sessiz konuklar ki onların kalabalık ettiğini, konukluklarının uzun sürdüğünü söyleyemem. Doğrusu konuğun böylesi yine gelsin isterim, ‘şiirim’in kapısı onlara her zaman açıktır. Öte yandan bu kitapla gelen şiirler benim de en ‘hakikatli’ konuklarım sayılır. Bazıları yıllar öncesinde kalsa da, uzun zamandır görüşememiş olsak da beni unutmamışlar, terk etmemişler, bir ‘vefa’ duygusuyla gelmişler. Bıraktıkları keder yol açtıkları sevinçten daha fazla olsa bile, ben onları “Mutluluk Gibi Ödünç” ya da “Sevinç Gibi Ödünç” duygusuyla karşıladım, kederlerini ve sevinçlerini de birlikte, iç içe yaşadım.



3- 80 şiirine öncülük etmiş bir şair olarak, günümüzde 80 kuşağı şairlerinin son yıllardaki şiir sessizliğini neye bağlıyorsunuz? Mesela ben aklıma ilk gelenler olarak Osman Hakan A., Yılmaz Odabaşı, Nevzat Çelik, Hicri İzgören, Müslim Çelik hatta Enver Ercan’ı sayabilirim (bu isimler çoğaltılabilir). 80 şiirinin miadını doldurduğu konusundaki görüşlere ne diyeceksiniz? Bu bir tepki midir? Yoksa sistemin ve açmazların vermiş olduğu yorgunluğun suskunluğu mu?


80 şiirine ‘öncülük’ etmiş bir ‘şair’ değilim. Bunun üstüme yapışmasından da, üstüme kalmasından da ziyadesiyle rahatsızım. Sanırım 80 şiir döneminin başlangıcındaki ilk dergi olan “Üç Çiçek”i çıkaranlar arasında olduğum için böyle anılıyorum. Evet, 80 şiiri bir ‘dönem şiiri’dir, ne var ki hayli uzun sürmüş bir dönemin şiiridir, gereğinden fazla sürdüğünü de söyleyebilirim. Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle kurumlaşan otoriter yapı , gittikçe ‘sağlamlaşarak’ sürdüğü için bu dönemin şiiri de biraz uzun sürdü. Etkisi açısından olmasa da, süresi bakımından belki II. Yeni’den sonra en uzun süren şiirdir 80 dönemiyle başlayan. Fakat 2000’lerde yazılmaya başlanan şiir artık yeni bir şiiri, yeni bir dönemi haber veriyor. Buna ‘şiir yazan biri’ ve iyi bir ‘şiir okuru’ olarak çok sevindiğimi, çok ümitli olduğumu söylemeliyim. Sanki bu sürecin sonunda, tıpkı II. Yeni’de olduğu gibi müthiş, yepyeni bir şiirin çıkacağını düşünüyorum, dahası okuduğum örnekler bu konudaki inancımı güçlendiriyor. Bu aynı zamanda nihayet 80 şiirinin de sonuna geldiğimizi gösterir. Hem bir şiir akımının ya da döneminin belirli bir süre sonunda pırıltısının, veriminin azalması da doğal değil midir ? Şiirin yasaları da doğanın yasası gibidir, çoğu elenir, azı kalır. Ama 80 şiirinin Türk şiirine büyük katkıları olduğunu da görmezden gelemeyiz. Kim ne dersin 80 şiiri tam bir ‘şiire dönüş’ hareketidir ve şairleri de şiire, Türk şiirine bağlılıkları bakımından ‘Vefa kuşağı’ olarak anılmayı çoktan hak etmişlerdir. Yeter ki şiir akımlarına ve dönemlerine bakarken, gençlik heyecanlarına kapılıp ‘şiirin bizimle başladığı’ yanılgısına düşmeyelim. Şimdilerde yapılan bu. Hem şairlere yakışan bir davranış da sayılmaz bu inkarcı ve yoksayıcı tutum. Bugün okuduğumuz ve ömrümüz oldukça okuyacağımız hangi iyi şair geçmişteki iyi şiir miraslarını inkar ve red ederek kendi şiirini kurabilmiştir ki ? ‘Şiirin sessizliği’ne gelince, adlarını andığınız şair arkadaşlarımızın bazıları zaten az yazar az yayımlar, bazıları da biriktiriyordur diye düşünüyorum. İnceliğinizden ötürü bu ‘şiir sessizliği’ndeki arkadaşların arasında adımı anmamışsınız ama, ben de 2 yıldır şiir yazmıyordum. Bu yıl yeniden yazmaya başladım. Bu sessizliği doğal karşılıyorum. Geçici olduğunu biliyorum. Çünkü bende de öyle oluyor.



4- Yıllardır konuşulan tartışılan Türk şiirinin gelemediği nokta sizce nedir? Nereye gelmek istemiştir de gelememiştir Türk şiiri? Ve neden?

Böyle bir sorun olduğunu bilmiyordum, sorunuz vesilesiyle öğrenmiş oldum. Bu ‘nokta’ neresidir, kim tarafından ve nasıl belirlenmiştir, Türk şiirinin o meçhul ‘nokta’ya gelemediğine hangi ‘yetkili merci’ karar vermiştir ? Bunlar çok ‘muğlak’ ve o ölçüde de nesnellikten uzak ‘iddia’lardır. Tartışma ve değerlendirme bile diyemem. Bu haliyle de takdir edersiniz ki yanıt vermek de bana düşmez. Kim iddia ediyorsa, o meramını söylesin.


5- Hilmi Yavuz’un birkaç yıl once söylediği gibi “Ne zaman Nobel alırız o vakit AB ye gireriz…” sözleriyle ilişkilendirmek istediğim bir konu daha var. Bugün bir Türk romancısının nobel ödülü alması, ilerleyen yıllarda Türkiye’nin Nobelli bir şair de çıkarabileceğine bir gösterge olabilir mi?( Pablo Neruda, Octavio Paz, Odysseas Elitis, Yorgo Seferis gibi). Yoksa kendi içindeki kısır döngüsünü sürdürdüğü iddia edilen Türk şiirinin Dünya Edebiyatında henüz altyapısı oluşmadığı için ya da tanınmadığı için bunu beklemek hayalcilik mi olur?

Öncelikle Orhan Pamuk’un Nobel ödülünü kazanmasının beni tarifsiz mutlu ettiğini, ‘ama’sız sevindirdiğini söylemek isterim. Türk şiirinin kendi içindeki kısır döngüsünü sürdürdüğü yolundaki iddiaya ise benden önce sizin karşı çıkmanızı beklerdim. Nobel almış ya da almamış hiç farketmez ama, benim gözümde Türk şiiri büyük bir şiirdir, dünyanın da büyük şiirleri arasındadır. Şiirin ‘taşra’ya ait olduğunu söylerim ve daha evrensel bir biçimde de romanın batıya, şiirin doğuya ait olduğuna inanırım. Latin Amerika da doğudur şiir sözkonusu olduğunda, Ortadoğu da, Afrika da, Balkanlar ve Uzakdoğu da. Zaten saydığınız Nobelli büyük şairler de, Pablo Neruda, Octavio Paz, Elitis, Seferis Doğu’nun da büyük şairleridir. Bizden de Nazım Hikmet, Necatigil, Sezai Karakoç, Gülten Akın, Ece Ayhan, Turgut Uyar, Melih Cevdet Anday, Oktay Rifat, Cemal Süreya, Edip Cansever, Dağlarca, İlhan Berk, küçük İskender...Bu liste elbette uzatılabilir, Türkçenin ve dünyanın büyük şairleridir ve onlar kalbimizdeki Nobel’i çoktan kazanmışlardır zaten.


6- Edebiyatta sınıflamalara karşı olmama ve yalnızca şiire şiir olarak bakmama rağmen, bugünkü Türkiye de hükümetlerle de ilintili olduğunu düşündüğüm, son yıllarda Türk şiirindeki sağa kayma hatta orada konuşlanmanın sebebini neye bağlıyorsunuz?

Bunu bana değil, kendilerini pek ‘sosyalist’, çok ‘anarşist’, dehşet ‘devrimci’, amansız ‘muhalif’ sanan ve sayan arkadaşlara sormalısınız. Hangi şair, üstelik ‘hükümetlerle ilintili’ olarak, muhalifliğinden, yani şiirinden taviz verir ? İyi şiirler ve yazılarla dolduramadıkları dergileri konuşulsun, kendileri de bunun üzerinden prim yapsınlar diye böyle iddiaların ortaya atılması Türk edebiyatında ve şiirinde yeni değildir. Yıllar önce de şimdi adını bile hatırlayamadığım pek ‘muhalif’, pek ‘keskin’ bir dergi, başta Adalet Ağaoğlu olmak üzere Türk edebiyatının kıymetli isimlerinin fotoğraflarını kapağında yayımlamış, üstlerine de birer çarpı atmıştı. İşte bu kadar kolay ! Kendinizden ve müritlerinizden başka kimsenin okumadığı bir dergi çıkaracaksınız, sonra da Türk edebiyatını ve şiirini var eden büyük isimlerin üstüne birer çarpı atacaksınız ! Ve bunu da üç gün sonra vazgeçeceğiniz, o güzel ütopyamız, ‘sosyalizm’ adına yaptığınızı iddia edeceksiniz ! Gel de bunların dersini vermek, hadlerini bildirmek için 80 öncesini özleme ! Yazık ki ne yazık ! Bildiğiniz gibi, birinin ortaya çıkıp ‘hadi tasfiyeci geldi hanım !’ diye bağırmasıyla olmuyor bu işler. Tasfiyeyi edebiyatın, şiirin kendisi yapıyor zaten, öncelikle de bu lüzumsuz çıkışları yapan kifayetsiz muhterisleri ve dergilerini tasfiye ettiğini de unutmamak gerek tabii !


7- Keder gibi Ödünç kitabınızda yer alan “TRENLER DE AHŞAPTIR” şiirinizde geçen şu dizelerinize,

“Suya yakın bir kelime arıyordum
mırıldanmak için ahşabın sessiz derinliğini
denizi anlayan bir kelime arıyordum
ne gemi ne sahil ne mavi…”

kendi şiirlerimden birinin dizeleri ile yanıt vermek istiyorum.

“ve aradığını bulamamak
çünkü aradığını bulamamak iyidir
insan buldukça kaybolur!
buldukça insan harp olur
darp olur insan buldukça…”

Sonra da bir şair neyi arar? Arar da bulamaz hayatta? Hayatında şairde bulamadığı nedir? Diye soruyorum.


Şiiri düşüncelerle değil, kelimelerle yazıyoruz. Hepimizin elinde de eksiği fazlasıyla aynı kelimeler var üstelik. Aynı kelimelerle hepimiz şiiri arıyoruz, denizi anlamak için suya yakın, evi anlamak için sokağa yakın, hayatı anlamak için ölüme yakın ve aşkı anlamak için ayrılığa yakın kelimeleri arıyoruz, yani kendimizi arıyoruz aslında, bulsak ne yapacağımızı da pek bilmiyoruz ya, olsun asl’olan aramaktır. Sizin de şiiriniz de yazdığınız gibi “Çünkü aradığını bulamamak iyidir/insan buldukça kaybolur !” Size katılıyorum.


8- Beş Duyum isimli ikinci kitabımın “mavi tren” isimli şiirinde şöyle demiştim:
“ben seni başka istasyonlarda hiç beklemedim
bilirim kara trenden inmeyeceğini
ama bu gelen siren sesi sığınağa dönüş çağrısı
bu raylar tıkır tıkır kanımdaki demiri işliyor sanki
genleştikçe direkteki teller
rahatlıyor tenime yavrulayan serçeler…”

Eskişehirli olmanızın bir etkisi var mıdır bilmiyorum ama. Sizde tren ve gar imgesi bir önem teşkil ediyor. Yalnızca şiirlerinizde değil, denemelerinizde, köşe yazılarınızda da. Bir tutku mudur bu? Kitabınızın Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara isimli şiirinin şu dizlerine baktığımızda

“Kasvet boynuma girdi ve orada durdu
buharımızla ısınan o koca çocuk
meğer çok kısaymış trenin çocukluğu…”

Trenler ve garlar bir hüznün ifadesi olduğu için mi şiirlerinize bu derece yakışmakta?

Sevgili Mustafa, evet yazdığım şiirlerdeki tren ve gar imgelerinde Eskişehir’in etkisi var, çocukluğu ve saflığı arayış var, şiirin yolculuğuna erken çıkmış bir çocuk olmanın hüznü var, ama daha da önemlisi bütün bunlar ‘taşra’da geçiyor ve benim yazdığım şiirlerin durduğu yer de hep bir taşra garıdır, istasyonudur. Elbette başta eski ve büyük bir taşra olarak Eskişehir’dir, şiirlerimin yola çıktığı, mola verdiği ve dönüp geldiği o istasyon.

(İncelikli ve ayrıntılı sorularınız için size teşekkür ederim. Bazı sorularınızda yer alan kimi ‘iddia’lara biraz ‘sert’ yanıtlar verdiğimin farkındayım. Bu elbette sizinle ilgili değil. Bu iddiaları ortaya atan, yayan ve bundan adeta gizli bir zevk duyan kimi kifayetsiz muhterislere bir yanıt olarak olarak düşünün bunu lütfen. Tren, gar metaforlarını anlayacak yetenekleri, duyumsayacak incelikleri olsaydı, gözlerini bu kadar hırs ve bencillik bürümemiş olsaydı, şimdi ‘tren bizi almadan kalkıyor !’ telaşı ve hırçınlığıyla bir tür ‘yargısız infaz’a ve ‘linç’ eylemlerine girişirler miydi ? ‘Sosyalist’, ‘muhalif’ olduklarını iddia ediyorlar ama, tipik bir ‘faşist’ kafasıyla edebiyatta ve şiirde linç eylemlerinin başını çekiyorlar. Onları da şiirin ve kelimelerin terbiye etmesini dilerim.)

CİHAN OĞUZLA SÖYLEŞİ

Bu kitaba çok geç kaldığımı elime aldığımda anladım. 2004 yılında basılmış ve her kütüphanede bulunması gereken bir kitabı atladığım için kendime kızdım. “Cihan Oğuz, Kendime Savurduğum Hançer, Aralık 2004 Yom Yayınları”.

Bugüne kadar çoktan bir söyleşiyi hak etmiş bu kitapla ilgili Cihan Oğuz’un da görüşlerini almak istedim.


I. Çok sevgili Cihan Oğuz öncelikle incelikli diliniz ve Kendime Savurduğum Hançer isimli kitabınız için sizi tebrik etmek isterim. Türk şiirinde Can Yücel kitaplarından sonra okuduğum en keskin kitap. Ve keskin bir dil. Öncelikle sizi bu dili kullanmaya iten etkenler nelerdir Türkiye’de? Gerçek bir şair duyarlılığı çerçevesinde neyi beğenmediniz de dur demeliyim dediniz?

- Şiirin, tıpkı uzayınkine benzer sınırsız boyutunda, kimi dönemlerde, alışageldiğiniz imgelem ve metafor dünyasından uzaklaşıp, yeni bir evrene kucak açabiliyorsunuz. Bu, bazen sizin özgün seçiminizle, bazen de koşulların sizi zorlamasıyla gerçekleşebiliyor. Sıradan bir tarz benimsemiş ve bu yolda -ilerlemekte değil- gitmekte bir beis görmüyorsanız, eninde sonunda belki şiirin uzayında bir yer bulursunuz, ama ancak o kadar. Yeni bir dünya yaratamazsınız. Şiirde yeni açılımlar oluşturamazsınız. Ve en acısı, kendi dünyanıza hapsolup, bütün bir hayatın o minvalde sürüp gittiğine inanırsınız.

İşte o barikatı yıkabilmek için, “keskin dil” diye nitelendirilen imgeler/metaforlar limanına sığındım. Sığındım, çünkü giderek yapayalnızlaşan insanın ve kendi değerleriyle hesaplaşmasını bir türlü bitiremeyen toplumun üzerine üzerine gelen hükümranlar, kurallar, yasaklar ve baykuşlar sürüsü, beni de sırtımı duvara yaslamak zorunda bıraktı. Üstelik oradaki hareket alanı kısıtlı. En azından şimdilik. Şiirin özgül dünyasında “keskin bir dil”in ne anlama geldiği açık. Silahsız ve korunmasız bırakıldığınız bir ortamda, kuşatmanın tam da ortasındasınız. Etrafınız ateş çemberiyle örülü ama siz akrep değilsiniz. O kimliği karşınızdakiler kuşanmış. Dolayısıyla, iğneyi kendinize değil, o çemberi oluşturan güçlere batıracaksınız. Lâftan anlamıyorlar ama küfür belki kanlarına dokunur.

Buradaki en temel handikap, imgeler ve metaforlar dünyası ile argo/küfür dozajını iyi hesaplayabilmek. Şair bir hesap adamı değildir. Gönlü de, kalbi de, zaafları da, aşkları da hesapsızdır. Ama o hesapsızlıktan düzeyli bir şiirsel yapı çıkarmak da onun aslî yükümlülüğüdür. Can Yücel ile adımın aynı yerde geçmesi bana ancak gurur verir. Ama argo ve küfüre şiirde yer vermekle Can Yücel gibi davrandığım yolundaki görüşlere katılmıyorum. Elbette Türk şiirinde rastlanan her argo deyim ve küfür doğrudan Can Yücel’in adını çağrıştıracaktır; ancak ben kendi özgün tarzımı oluşturmaya başladığım kanısındayım. Ayrıca, Türk romanında küfür ve argo uzun süreden beri yaygın. Vedat Türkali’den Hamdi Koç’a kadar birçok yazarda, üstelik doğrudan küfür olgusuna rastlamak mümkün. Son yıllarda sinemada da küfür hayli revaçta. Bunu doğal karşılıyoruz. Ama şiirde argoya ve küfüre rastlayınca, aklımıza hemen Can Yücel geliyor.


II. Kitabınız söylenemeyenleri söyleme, dile getirilemeyenleri dile getirme gibi özelliklere sahip. Ancak konuları ele alırken her şairin vardığı nokta ve üslûbu farklıdır. Siz neden böyle bir dille konuları ele almak istediniz? Tabir yerindeyse dizelerin birçoğunda küfür etmektesiniz. Bu göndermeleri yaparken küfrü en büyük imge olarak kullanma sebebiniz neydi? Gerçi hepsi yerli yerinde ve çok etkileyici.

- Aslında, son yazdığım “Siperde Fısıltılar” dışındaki şiirlerde küfür yok. Argo söylem var. O şiirde ise, açıkça, “Ölüm amına koyayım senin” diyorum. Bu dize, her ne kadar “doğrudan” ve “irkiltici” gibi görünse de, o âna kadar gelen süreçte, tam bir “kaynama noktasına” işaret ediyor. O noktadaki hesaplaşma, tam bir düello koşulları taşıdığı için, arada küfür olması doğal. Zaten hayatla olan hesaplaşmamızda da küfürün yeri az mı sanıyorsunuz? Romanda ve sinemada bu derece rahatça ve doğal şekilde kullanılırken, iş şiire gelince küfürü garip karşılamak, bana hiç de adil bir tutum gibi görünmüyor. Kendi şiirsel serüvenimde bir yenilik gibi duruyor, kabul ediyorum. Ama onun da gerekçeleri bence makul: Baştan beri, ivmesi yükselen bir şiir yazmaya çalışıyorum. Her şiirde şiddetin ve ‘dokundurma’nın dozu biraz daha artıyor. Tam bir sonraki şiirde o dozajın azaldığı sanısına kapılırken, bir de bakıyorsunuz, meğer o şiir geçici bir gerilim süreciymiş ve esas darbe arkadan geliyormuş! Arada “durulmuş” gibi görünen dizelerse, şeytanî birer “harekât planı” gibi asıl mevziye hazırlanıyorlar. Ama her biri kendi bağımsız dizeleriyle dans ettikleri için, bütünden kopuk okunsalar da ‘mücadeleci’ ruhlarından bir şey kaybetmiyorlar. Nitekim “Kendime Savurduğum Hançer”den sonra yazdığım şiirlerin neredeyse tamamı, o kitaptakilerin ruhuna rahmet okutacak kadar sert.



III. Kitabın genelinden edindiğim bir izlenim de, yeni nesille ve duyarsızlaşan gençlikle aranızın pek iyi olmadığı. “Koy Gö…ne Dünyanın” isimli şiirinde de bahsettiğiniz gibi yeni dünya düzeninden de hiç memnun değilsiniz. “yeni bir rol biçilir oynarsın/ Pinokyoyum pinokyosun pinokyo/ uzar gider bir filmin finali hayatımız gibi boktan/ Yeni yetmeler taşak geçer dilenci kılığında dervişle/ Sanırsın asayı ….. soksan bu kuşak gökkuşağı olacak”


- Yeni nesli ve duyarsızlaşan gençliği, tıpkı kendi yaş grubumu ve öncesini de olduğu gibi, elbette eleştiriyorum. Ama onları anlamaya da çalışıyorum. Hiçbir zaman kendi yaş kategorimi, ya da doğrudan söyleyeyim, 12 Eylül’ün yıktığı kayıp kuşağı en üstün ve en bilinçli kuşak varsayıp da öteki kuşakları hakir görmedim. Muhtemelen, bizden önceki kuşak da en üstün kuşağın kendisi olduğu sanısına kapılarak, bizleri ve öncekileri küçümsüyordu. Bu basit bir kuşak çatışmasıdır ve yaş ilerledikçe kendinden küçükleri hor görme yanılgısını getirir. Ben o konuda herhangi bir komplekse sahip değilim, ayrıca edebiyat soyağacına göre henüz çok gencim. Ama bu tutumum, toplumun yara aldığı noktalarda duyarsız kalanları eleştirmemi de engellemez tabiî ki. Yeni dünya düzeninin dayattığı kuralları ve toplumsal algıları hayatlarının biricik uğraş alanı haline getiren veya tembelliklerine bahane eden kim olursa olsun; ister benim kuşağımdan ister daha geç ya da genç kuşaktan, farketmez, onlara itiraz etmekten çekinmem. Kaldı ki, 1990’lardan itibaren dünya 16-17 yılda nasıl çöktüyse, öyle de düzelir. Kaç yıl veya asır geçer, bu bilinmez. Suyun kaynama noktası ile toplumların kaynama noktası farklı, bunu geç de olsa öğrendik. Yeni dünya düzeninin “Sosyalizm nasılsa çöktü bayramı”, öyle fazla sürecek bir bayram değil. Dibine kadar boka batmışlar, ama ağıt yakmasını beceremediklerinden seviniyorlar. Benim asıl korkum, sosyalizmin de bir gün geri geldiğinde, o alçaklığa bir şekilde bulaşabileceği ihtimali. Çünkü 1990’lı yıllardan itibaren dünyanın anasını öyle ağlattılar ki, açıkçası o yenilginin rövanşını alırken kantarın topuzunun kaçmasından endişe ediyorum.



IV. Bir taraftan “Kim aynı gözyaşını akıtabilir ki iki ayrı gözden” gibi insanı yaralayan dizelere de şiirlerinizin çoğunda rastlamaktayız. Bu dizelerin geçtiği “Lori... Lori...” şiirinizde de Kürt sorununa değinmişsiniz. Nitekim yukarıdaki dize de bunu en güzel şekliyle dillendirmekte. Bu konuda neler söylemek istersiniz?


- Bir şairin yıllarca süren bir acı karşısında duyarsız kalması, en hafif deyimiyle, olsa olsa yanılsamadan ibarettir. Bu topraklarda acının ve gözyaşının getirdiği sonucun, daha çok yoksulluk, daha az özgürlük ve daha yoğun baskı olduğunu anlamak için kâhin olmak gerekmiyor. Bu konuda “dengeli” sözler söyleyerek durumu idare etmek de mümkün. Ama ben o konuda net düşüncelere sahibim. Bir yanda, bir halkın yıllar süren yoksulluğu ve acısı var, bunu görmezden gelemeyiz. Diğer yanda ise küçüle küçüle dünyada nokta kadar kalmış bir ülkenin yüzyıllara uzanan kültürel birikimi duruyor. Hiçbirini üç-beş cümleyle harcamak kolay değil. Cellât ile kurbanın, zaman zaman birbirlerinin rolünü çalarak kucaklaşmak zorunda olduğu bir coğrafya bu.



V. Bu yoğun mesaj içerikli kitabınızda, özellikle “Kalbinin ortasına sağanak gibi yağsa ne çıkar bir okyanus?/ Elindeki oyuncak akordeonuyla o çocuk/ Bilmez misin aslında neyi anlatıyor/ Sesi kısılıncaya, düşleri kanayıncaya kadar seni…” dizelerinde olduğu gibi aşk gerçeğiyle de sıklıkla karşılaşmaktayız.


- İnsanın aşk konusunda kendisiyle olan hesaplaşmasını yapıp, defteri kapatması lazım. Bir daha açılır mı o defter, bilinmez. Yeni denizlere açılmak için, önce boğulmaktan kurtulmanın psikolojisini atlatmak lâzım. Son birkaç yıldır aşk pek uğramıyor şiirlerime. Belki de 5 yaşına yaklaşan kızım Gizil nedeniyledir, kimbilir. İnsan kalbine iki aşkı sığdıramaz gibi geliyor bana. Ama şuna inanıyorum ki, 1990’lı yılların ortalarından itibaren aşk üzerine en güzel yazıları yazdım. Bunların hepsi de edebiyat dergilerinde yayımlandı. (Bkz. www.cihanoguz.com “Şiir Hayat Aşk” bölümü) Hatta, ben Express dergisinde “Aşkın Ömrü Bin Gün” başlıklı yazı yazdıktan birkaç yıl sonra, aynı adı çağrıştıran kitaplar çıktı. Benden sonra aşk üzerine o kadar çok lâf edildi ki, dönüp tekrar geçmişte yazdıklarıma baktığımda, gizli bir gurur hissediyorum.



VI. “Kalbime Kumpas” şiiri, sistemin açmazlarını, devlet yönetimindeki kısırlıkları ve halkçılık anlayışının nasıl tüketilip eskitildiğini işliyor. Bu konuyu biraz daha açmanızı istesem…


- Toplumsal çözülme, en basit insandan hükümranlara kadar herkesi etkiliyor. Biz, öyle kısır şeylerle didişip duruyoruz ki, sonunda geriye dönüp baktığımızda, hoyratça harcanmış yılların ve eskimeye yüz tutmuş kalbimizin iskeleti sırıtıyor. Çünkü içimizdeki canavarla sulh anlaşması yapmayı beceremedik. Kendimize bile güvenemediğimiz için, o şiddet duygusunu nasılsa bir gün işe yarar diye yedekte tutuyoruz. Sonunda da, 70 milyonluk ülkede 70 türlü cepheye koşup duruyoruz. On yıl yerleşik yaşayıp iki yıl gurbette savaşmak, ta Osmanlı’dan bu yana kanımıza işlemiş, genlerimizin kodlarına oturmuş sanki. En basit matematik sorusundan bile Türklüğe hakaret payı çıkarıyoruz. Koskoca profesöre soruyorsunuz: “Geçmişte Arap çöllerine doğru yola çıkardığın 1,5 milyondan 55 bin -sağ- çıkarsa, geriye ne kalır?” Bir şair/yazar için soru bu kadar basit. Ama o 1 milyon 445 bin dolayındaki çoluk-çocuğun, yaşlının, kadının nasıl buharlaştığını açıklayamıyor sana. Hele hele, neden o tarihten itibaren dünyanın dört bir yanında yetimhaneler açıldığını ve ailesini kaybeden onbinlerce çocuğun buralara sığındığını düşünmek bile istemiyor. Bu gerçeğe işaret edebilecek tek duyarlı kesim olan yazarlar ve şairlerse -çünkü tarihçiler kör ve sağır, siyasiler sinsi, devlet adamları hesapçıdır- “ihanet” damgasıyla karşılaşıyorlar. Toplumsal ve kültürel DNA yapımız, yazarların ve şairlerin, tek bir çocuğun gözyaşının bile bütün bir dünyayı parçalayacak kadar değerli olduğunu farketmesinin şifresini çözmekten yoksun.

İşte bu ortamda, bu cehennemde, haksızlıkların boyutları ile şairin kalbi arasındaki o tuhaf sıratta, aşağı düşmemek için, aşağılık hale düşmemek için çabalıyorum. Niçin mi küfür? Herhalde bunun için.

ŞİİRİN DEMİNDE BİR ŞAİR: VEYSEL ÇOLAK



Veysel ÇOLAK: Şiiri konuşmak, insanı konuşmaktır!


“Ayağım takılsa sana düşüyorum yerçekimi sevgili
sarılınca derilerimizi değişiyoruz o kayan yıldızda
şimdi özleyip seni, kendimi kokluyorum”


MEK: Gülten Akın’ın bir şiirinde dediği gibi, “Gurbete eğimli çocuğun / Özleme eğimli olur annesi” dizelerindeki ince zeka duygusu ve bir yaprağın yere düşmesindeki nezaketi görmüşümdür hep Veysel Çolak’ın şiirinde.

Edip Cansever’in “Bu Gemi Ne Zamandır Burada!” şiirinin “insan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine” dizesindeki, insanın iliklerine iliklenen ve iç çekişleriyle doğrultamadığı Eylüllerdeki yürek hissi vermiştir şiirleri hep bana.

Şunu da söylemeden geçemeyeceğim: Ülkü Tamer bir şiirinde “Mermerin sunduğu damardır şiir /…/ kurşunun çıkışıdır” diyor, bu dizeler de çoğu kez Veysel Çolak şiirini anımsatır bana:


Veysel Çolak, “Mürekkep Zamanlar” adlı on ikinci kitabının (Papüris Y., Ocak 2005) girişinde okuyucuya şu dizelerle sesleniyor:

Gerileyecek yerim kalmadı
Düşerken sarılacağım sensin

Şiirinin en olgun çağlarını yaşayan, derin bir poetik duruşla okuyucuya ulaşan ve her yeni kitabıyla kendisine yeniden tutunmamız için olanak sağlayan, her kitabından sonra, gergefimizde iğne ağrıları, iplik iplik çözülmeler yaşatan ve kitaplarını bitmemesi için usul usul okuduğumuzVeysel Çolak’la şiirini ve günümüz şiirini konuştuk:

Öncelikle son kitabınız Mürekkep Zamanlarla başlamak istiyorum söze. Bu kitapta şiiriniz daha farklı bir mecrada akmakta, ve farklı bir akış sesiyle. Sizin de belirttiğiniz gibi şiir; değişen ve gelişen, diyalektik bir oluşum, diyalektik bir toplamdır. Mürekkep kimi zaman siyah, kimi zaman keskin bir kırmızı ve kimi zaman da mavidir, uzun yıllar kurumayacak gibi. Ben de bir şiirimde “rüzgar dağıtmak için mi eser / kurutmak için mi mürekkebi” demiştim. Sizin rüzgarınızın esiş yönünü biraz daha açarak başlayalım söyleşimize.

Mürekkep Zamanlar kitabının ikinci bölümünün girişinde;

Yara bir başkasında
ama kanayan benim!

diyorsunuz. Bize hep kendi yaramızla kendimize kanamamız öğretildi. İnsan başkalarını yaşamak için mi gönderilir hayata? Öznenin kendini yaşatmaması ne demek oluyor?

VÇ: Zor sorular bunlar. Umarım, yanıtlamaktan bıkmam. Çünkü yaklaşım biçiminiz, bir deneme yazmayı gerektiriyor. Böyle de olsa şunları söyleyebilir hemen: Önce yazdığım şiire sevgiyle yaklaştığın için teşekkür ederim. Senin davranışından yola çıkarak, insanı bütün yönleriyle açıklayabiliriz. Evet, yara başkasında ama kanayan ben oluyorum genellikle. Çünkü insanlaşmanın bir ölçütü olarak görüyorum bunu. Hem, her insanı bir başka insan açıklar daima. Daha doğrusu bir insana anlam verebilmek, diğerinin anlamıyla doğrudan ilişkilidir. Yoksa, dağların kuytuluk bir yerinde açıp ve sonra da solan bir çiçek olmanın ötesine geçemezsiniz. Başkası için var olamayan, hiçbir zaman kendisi için de var olamaz. Bunun tersi de doğru; ama toplumsal yaşantı söz konusu olduğunda ötekini öncelemek daha insanî geliyor bana. Bu nedenle de kendimi öyle kuruyor ve yaşıyorum. Bu, aynı zamanda, sınıflı bir toplumda kültürel, ideolojik bir içerik, bir tavır da taşıyor. Zincirlerinden başka hiçbir şeyi olmayanlardan birisiyseniz, yaşamınızı onlara adamaktan başka çıkar yolunuzun olmadığını bilmek, o bilinçle yaşama sahip çıkmak durumundasınız. Benim yaptığım bu. Önemli olan, hep beraber diyebilmek. Şiirin, bütün sanatların amacı da bu değil mi? Yani insanî erdemleri yaşanır kılmak değil mi aslolan? Durum hiç de o kadar karmaşık değil. “Ben, senim.” diyebiliyorsanız; bu duyarlılığa, bu bilince sahipseniz sorun kalmaz sanırım. Çünkü, kimse kendine kötülük yapamaz; böylece başkasına da kötülük yapamaz olur. Önemli olan bunun kavranması, yaşam biçimi haline getirilmesi. Empati diyorum anlayacağınız. Bu insanî derinliğe ulaşmadan iyi şiirlerin yazılabileceğine de inanamıyorum. Bu, bireyin kendini yaşamaması değil. Tam tersine, bireyin başkalarına sahip çıkarken kendine ve geleceğine sonuna kadar sahip çıkması anlamına geliyor. Doğru kavrayış da bu olsa gerek.

MEK: Veysel Çolak olarak günümüz şiiri üzerine yazdığınız yazıların, edebiyat dergilerinde yayınlanan eleştirilerinizin, hazırladığınız şiir yıllıklarındaki tespitlerinizin doğruluğuna karşın, bazı çevrelerce nesnellikten uzak, sevgisiz yaklaşımlarla eleştirilmektesiniz. Tüm bu eleştirilere rağmen, Türk şiirindeki yapı taşlarından birisiniz ve şiirin kimyasını da iyi bilmektesiniz. Bunu ben değil, belirleyici olan ve her şeyin altını çizen zaman söylüyor.

Şiirimizi işgal eden kaoslarla sık sık mücadele eden ve bugün en çok eleştiren ve eleştirilen! şairlerden biri olmanızdan yola çıkarsak; bu çevreler için hem üzüm yiyorlar, hem bağcıyı dövüyorlar diyebilir miyiz? Bu durum, sizi ve şiirinizi yoruyor mu?

VÇ: Bak, bilen biliyor. Hiç tanışmadığımız halde yazdıklarımdan yola çıkarak olumlu “şey”ler söylüyorsun benim için. Buna ben içtenlik diyorum. Şiir, konuşuyoruz. Bilinen odur; ki şiiri konuşmak, insanı konuşmaktır. Özellikle Türkiye’de bu, kesinlikle böyledir. Çünkü Türk şiir tarihi, Türkiyeli insanın ve Türkiye’nin tarihidir. Böyle bir gerçeklikle karşı karşıyayız. İşte bunun bilincinde olmak gerekir. Ama başarılamayan da bu. Sorunlar da bundan kaynaklanıyor ve besleniyor zaten. Öncelikle şiirin kimsenin malı olmadığı anlaşılmıyor nedense. Bir şiir yayımlandıktan sonra, artık o, düşüncenin bir nesnesidir. Üzerinde düşünülmeyi gereksinir. Çünkü şiirle (diğer sanatlarla da) bir toplumun estetik düzeyiyle doğrudan ilişki kuruyorsunuz, ona müdahale ediyorsunuz demektir. Bu bilinçle, Marks’ın “mükemmel olmayan bir şiiri insanlara götürmenin suç olduğunu...” hep göz önünde tutacaksın. Yani kariyerizmden, popülizmden, uvriyerizmden, opotünizmden arınarak; kendinden yana değil, senin olmasa da, şiirden yana bir tutum geliştireceksin. Ben bunu başarmak için kendimi görevlendirmiş bir adamım. Şiire ilişkin yazdığım yazılarda, kurmaya çalıştığım şiirlerde hep bunu gözettim. Yani, özenle şiirden yana olmanın savaşımını verdim hep. Benim gibi bakmayanlar, yani şiirden yana olmayanlarla ayrı düşmem doğaldır elbette. Onlarla yeterince şiirden yana tartışmalara giremediğimi de biliyorum. Çünkü bir tartışma zemininin oluşması da öylesi kişiler tarafından olanaksızlaştırılıyor. Tartışmak, herkesin bildiğini getirmesi; o bilinenler çevresinde, doğruyu bulmak çabasıdır. Bizde böyle işlemiyor bu. Tartışmak ediminden herkes, galip gelmeyi anlıyor. Ortaokul münazaraları gibi yani. Daha kötüsü, tartışmak eylemliliğinin, şimdilerde, bir reklam olanağı gibi görülmesi. Ad duyurmanın iğrenç bir biçimi. Görünen bu. Elbette bu işleyişten hoşnut değilim. Çünkü, çok zaman yitirilmesine neden oluyor bu. İvedilikle yapılması gereken birçok çalışma, ertelenmiş oluyor. Birlikte düşünmenin olmadığı yerde büyük açılımların oluşması olanaksız. Bu görülmüyor. Oysa, dünyada tek üretilemeyen, biriktirilemeyen, ertelenemeyen ‘şey’in zaman olduğu kavranılmalı artık. Bu, uyarıcı olabilir belki. Boşa giden onca zaman, belki olumlu bir biçimde dönüştürülür. Bugün, harcanan zamanların nelere dönüştürüldüğüne bir bakarsanız, açılan boşluğu daha iyi görürsünüz sanırım. Bu bağlamda benim de zamanımın çalındığını söyleyebilirim. Onca boş şeyi okumak zorunda bırakıldığım için üzgünüm. Ama yapacak bir şey de yok. Bu, şiirimi neden yorsun ki...? Bir yararı bile oluyor diyebilirim. Düşünmemi, yeni düşünceler üretmemi sağlıyorlar çünkü. Diyalektik bir kavrayışınız, sağlam bir ideolojiniz varsa, bundan bireysel anlamda, karlı bile çıkabilirsiniz.

MEK: “Mürekkep Zamanlar” kitabınızın giriş şiiri “Yara İçinde Yara” da, “saçlarını topla ki boynunda alanlar açılsın” demişsiniz. Bu şiirin oylumlarında gezintiye çıkan genç bir şairin, şiiri tetikleyen aşkı arayışı gibi, şiir aşkı aradıkça, sanki şairdeki anafor yeniden başlıyor ya da şair sönmüş ve yorgun bir volkana kendini hatırlatmadan duramıyor. Şiirlerinizde sıklıkla aşktaki kırgınlığı görüyoruz, ama bir o kadar da aşka bağlılığı. Bunlar şiirinizin ana temasını oluşturmakta. Buradaki tılsım, okuyucu belleğinde bazen iki kıtayı birbirine bağlayan köprüler kadar etkinleşiyor. Şu dizeler sanki aşka olan duruşunuzu daha da bir netleştiriyor.

“Unutmadım herkese bir akarsu borçluyum”, “ben derimi yüzdüm sen soyunurken” dizelerine; “Son Kuşlar” şiirinizde “Hepimizi ancak bir kadın açıklayabilir” demişsiniz. Bir kadını da ancak bir şair açıklamaz mı!.

V.Ç.: Kadınları önemsiyorum, ama öncelemiyorum. Bunun bilinmesini isterim. Evet, her insan bir dünyadır; ama kadınların iki dünya oluşturduklarına da inanırım. Anadolu’da, kadın etinin ağır olduğu söylenir. Çok şeyi anlatır bu. Toplumsal bir birey olarak, ilk karşılaştığımız iktidardır kadın. Anamızla başlayan bu ilişkilenme ömrümüz boyunca sürer. Bakmayın erkeklerin egemen oluşuna. Türk toplumunda kadınların cinselliği de iktidarda olmuştur daima. Kıskançlıkların, töre cinayetlerinin, namus davalarının... kökeninde o cinsel iktidar vardır. Derinliğine okuduğunuzda kadının, kültürel-cinsel iktidarı çıkar karşınıza. Bu ilişkilenmede bir eşitlik kurmak, neredeyse, olanaksızdır. Bu durum, kadını özel kılarken, toplum dışına da düşürür. Sorun da bu zaten. Ben şiirlerimde bu kavrayışı estetize etmeye çalıştım çoğu kez. Çünkü, bu toplumun, en az, yarısını oluşturuyor onlar. Gene biliniyor ki, kadınların yer almadığı hiçbir toplumsal eylem başarıya ulaşamamıştır. Bu bile, benim tutumumu açıklar nitelikte olsa gerek. Ama şunları da söylemek isterim: Türk şiirini konuşmak, Türkiyeli insanı ve Türkiye tarihini konuşmaktır demiştim. Bu açıdan bakıldığında görülen şunlar olsa gerek: Divan şiirine baktığınızda soyut bir kadın imgesiyle karşılaşırsınız. Halk şiirinde ve Hececilerde ise, yanakları pembe, oldukça sağlıklı bir kız vardır daima. Tanzimat şiirinde kadın acınacak durumdadır. Alınıp satılandır, cariyedir çünkü. Servet-i Fünun’da yüzü görülmeyen, ama mendil atılan büyülü bir varlıktır. İncelendiğinde, sözü edilen bu şiir disiplinlerinde kadın o günlerin koşullarında yaşayan kadın değildir hiçbir zaman. İdealistçe tanımlanmış bir kadın tipleştirilmiştir anlayacağınız. Nâzım Hikmet’le kadın, ete kemiğe bürünür Türk şirinde. Erkeğe eş bir konuma taşınır. Kavga arkadaşı olarak algılanır ve önerilir. 1940’lı, ‘60’lı, ‘70’li devrimci, demokrat şairler de Nâzım Hikmet’i izler. Ben bu noktada duruyorum. Kadını kendime denk düşünüyor ve anlamaya, anlatmaya, yazmaya koyuluyorum. Ona değer verdiğim için, kendime değer verebiliyorum. Onu yücelttikçe kendimi yücelttiğimi düşünüyorum. Böyle olduğu için, “Beni bir kadının içine gömün” biçimindeki dizeleri yazmaktan mutlu oluyorum. Kadınla erkeğin eşitsizliğini benim anlamam olanaksız gibi. Sınıflı bir toplumda erkek, kadın, yaşlı, çocuk aynı sistem içerisinde yaşar ve aynı yöntemlerle sömürülürler. Bu, onların dayanışma içerisinde olmalarını gerektirir. Acıyan yanları aynıdır çünkü. Varmaları gereken nokta, kurtuluş yolları birdir. Yazdığım şiirlerle kadının erkekle bütünleşmesini önceliyorum, görüldüğü üzere. Bunu yaparken, kadınları yücelttiğimi söyleyebilirsiniz. Böyle olmasından, kimsenin rahatsız olmaması gerek. Çünkü, kadınlar, bireysel bağlamda düşündüğünüzde erkeklere ılıman bir iklim yaşatır, ayaklarını yerden keser. En güzel onlar okşar saçınızı, en güzel onlar bakar size. Bilinçsiz davrandıklarında da en büyük acıları yaşatırlar erkeğe. Delirtebilirler. Her zaman olduğu gibi Romeo’ların ölmesine neden olur çoğu kez. Bu da bir gerçek. Ama bunun kültürel bir olgu olduğu da unutulmamalı. Kapitalist, emperyalist yapılanma kadını hem kendine hem de erkeğe karşı örgütlüyor. Aşılması gereken bu. O zaman kadınla erkeğin bireysel ilişkisi daha sağlıklı olacak. Bana çektirilen onca acıya karşın, ben bunu yapmaya, bunun bir gün gerçekleşeceğini ummaya devam ediyorum. O yüzden aşk tema’ını işliyorum genellikle. Bunu yaparken, toplumsal ilişkilerini de kuruyorum özellikle. Bir şair olarak, kadınlar beni açıkladığı için ben de onları açıklayabiliyorum kanısındayım. Kadınları seviyorum anlayacağınız üzere.

MEK: Dergimiz Patika’nın bir sonraki sayısında, yeni bir dosya konusu olarak genç şairlerimize kendilerini soracağız. “Günümüzde genç şair genç şiir yazabiliyor mu?”.

Milliyet Sanat dergisinin 1974’te açtığı “En Başarılı Genç Şairi Yarışması”nda, yirmili yaşlarda Türkiye’nin en başarılı genç şairi seçilen biri olarak, bu konuya nasıl bir açılım getirebilirsiniz?

Ayrıca, 2002 yılında hazırlamış olduğunuz yıllıktaki değerlendirme yazınızda; genç şiirler ve şairleri hakkında “kendini yineleyen bir şiir kuşatmış ortalığı, şiirin yazılış ve varlık nedeninin unutulduğu bir noktada duruyor günümüz şairi, şimdilerde kendini yağmalayan ve durmadan eskiten bir şiir yazılıyor..” saptamasında bulunuyorsunuz, bu saptamanız bugün için de geçerli midir?

V.Ç.: 1970’li yıllarda da, şimdilerde olduğu gibi, şiir yazan çok insan vardı. Çok azı kaldı bugüne. Saysanız birkaçı geçmez bunlar. Bunu incelemek bile, günümüzde yazanlara büyük bir ışık tutabilir. Bu açıdan da konuya yaklaşmanızı öneririm. Böyle bir çalışma yapmanızı da elbette... Öncelikle şunları vurgulamak isterim: Şiir, kesinlikle adanmış bir ömür gereksinir. Bunu veremeyeceklerin şiire başlamaması en doğrusudur. Şiir hiçbir zaman bir heves olmamıştır, olamaz da. Eğer bu, göze alınamıyorsa, şiire uzak durmak, şairce bir tavır olacaktır. Herkesin eğlendiği anlarda, siz çiçek kitaplarıyla, sözlüklerle, botanikle, heykelle, resimle, fotoğrafla... uğraşmak zorundasınız. Onca şiir pratiğini incelemek, içerdikleri şiir bilgisini çıkartarak kullanır hale gelmek durumundasınız. Elbette bu da yetmiyor. Öylesi bir birikimi sağladıktan sonra, kendi kimyanızla, kendi renginizi üretmek zorundasınız. Bu kolay bir iş değil. İşte bu nedenle şiir için kendinizden vaz geçmek durumundasınız. Bunu yapabilenlerin şiirde başarılı olacağını düşünmek iyimserlik değil. Artık bilinen o ki insan beyninin en büyük kısmı dil ve başparmakla görevlendirilmiştir. Maddi ve manevi kültürün yaratılmasını sağlayan iki temel öğe: Dil ve el. Bu durumda geriye çalışmak ve adanmak kalıyor. Anımsatmakta yarar var, yeteneğin onda dokuzu da çalışmak değil midir? Günümüz genç şairi bu bilinçte değil gibi görünüyor. Sanırım kendini şiire adayamıyor. Zorunlu şiir birikimini sağlamak için büyük aranışlara girişmiyor. Bu da onun yüzeyselleşmesine neden oluyor. Giderek, şiir okuyarak şiir yazmaya yöneliyor genç şair. Anlaşılması çok zor bir analoji yapılıyor şimdilerde. Daha acımasız söylersem, okunan bazı şiirlere benzetilerek şiir yazılıyor. Bu, bir şair tutumu değil. Hiçbir zaman, bu yönelimden başarılı bir şiir çıkmaz. Hiç okumayanlar da var. Öğrencilik sıralarında kitaplarda gördükleri şiirlere biçim olarak benzeyen metinler yazmakla yetiniyor çoğu. Böyle bir durumda geç şiirden söz edilemez sanıyorum. Bir şiirin genç olması, şiirin bütün tarihsel kalıtını (mirasını) içermesi ve biçim, biçem, yapı, tartım bakımından yenilikler getirmesi gerekir. Ben böyle bir gelişmenin olduğunu, ne yazık ki, görmedim. Daha kötüsü, Türk şiir anıtlarının düzeyi bile yakalanmış değil. Ama büyük bir birikimin olduğu da kesin. Eğer, bu bilinçle davranılırsa, yakın gelecekte yepyeni şiirlerle karşılaşabiliriz. Ayrıca, Türk şiirinin buna çok gereksinmesi var.

MEK: Genç şiir ve şairinden söz açmışken, yıllardır şiir ve edebiyat ödüllerinde jüri üyeliği yapıyorsunuz. Ancak geçen yıl jüri üyesi olarak bulunduğunuz şiir ödüllerinde, bir hayli gündem oluşturdunuz ve aylarca tartışıldınız. Özellikle Ertan Yılmaz’ın üst üste aldığı şiir ödüllerinde, jüri üyesi olmanız; bazı çevrelerin eleştiri oklarını tümüyle size yöneltmesine sebep oldu. Tabii bu arada Hilmi Yavuz için de, “Oğluna ödül verdi.” denildi.

V.Ç.: İroni devam ediyor. Hilmi Yavuz’un düştüğü konuma benim yanıt vermemi beklemek haksızlık olur. Ama şu kadarını söyleyeyim; dışardan bakıldığında, etik bir sorunun olduğu us’a geliyor hemen. Öte yandan böyle düşünmek başka bir etik soruna dönüşmüyor mu? Yani, diğer jüri üyelerinin kişiliğine doğrudan bir saldırı değil mi yapılan? Kendi şiirbilgilerini, beğenilerini bir yana bırakıp, kendilerine dikte ettirilen bir karara mı imza atmış oluyorlar? Eğer öyleyse, öncelikle Hilmi Yavuz’a değil, diğer jüri üyelerine karşı çıkılması gerekmez mi? Neden, bu yapılmıyor? Bu bağlamda, belki de, sadece Ali Hikmet (Yavuz) olumsuzlanmalı. Kim bilir...?
Unutmamak gerekiyor: Ödüller üç boyutludur. Katılana, adına ödül konulan kişi ya da kuruma ve jüriye verilmiş olur. Ödülün isabetli verilişi, öncelikle jüriyi onurlandırır. Jüri bunun bilincinde olarak verir / vermeli oyunu. Hangi şiiri / şairi öncelediğini de, bir değerlendirme raporuyla açıklamalıdır elbette. Bu, altı çizilen şiirin sorumluluğunu almaktır bir bakıma. Ben, sosyalist kültürün bir ürünü olan, kapitalizmde iyi kirletilen ödül kurumunun işleyişine böyle bakıyorum. Gene buradan hareketle her jüri üyesinin hazırladığını var saydığım değerlendirme raporunu yayımlaması gerektiğini söylüyorum. Ben, jüri üyesi olduğum yarışmalarda oy’umu kime verdiğimi içeren gerekçeli raporumu hep yazdım ve yayımladım. Benim jüri üyesi olduğum yarışmalarda Ertan Yılmaz’ın ödül almasına karşı çıkılacağı yerde; değerlendirme raporlarının peşine düşülsün. Bu dayatılsın şiir kamuoyuna, jüri üyelerine. Bundan alınacak sonucun şiire bir katkısı da olabilir. En azından unutulmuş, kullanılmaz hale getirilmiş şiirbilgileri tazelenir. Böylece, birilerinin yararlanması da sağlanabilir belki. Dahası, bir yarışmaya katılacak kişinin nelere dikkat etmesi gerektiği, önceden haber verilmiş olur. Bu, beraberinde doğal bir elenmeyi de getirir. Onca gereksiz dosyanın gönderilmesi de, daha baştan engellenmiş olur.
Bir bakıma “hamilik”ten söz ediliyor. Hemen şunu söyleyeyim: Şiirde, sanatta hamilik olmaz, olamaz, olmamalı. Türk şiirini kendinden başlatanlar anlamasa da, hiçbir zaman değişmeyecek bir gerçek var ortada: Şimdilerde iyice unutulmuş, ustalık-çıraklık ilişkisinden söz ediyorum. Şu bilinmeli ki, şiir öncelikle bir görgü işidir. Ustalık-çıraklık ilişkisi olmadığı sürece de bu görgü edinilemez. Böyle düşünmeme karşın, birilerine ustalık etmek istemedim hiç. Ama benim yakınımda olanlara, şiir denilen özgürlüğün ne olduğunu anlatmaya, göstermeye çalıştım hep. Bunu kavrayanlar da şiirde başarılı oldu, başarılı olmaya devam ediyor. Biraz da editörlükle ilgili bir şey bu. Bu işleyişi yaşamayanların, o süreçten geçmeyenlerin bunu anlaması zor elbette. Bir ara cümle olarak belirteyim: Şimdilerde olduğu gibi, editörlük kurumu işlemediği sürece, kendiliğinden bir şiir yazılacak; dergiler kendiliğinden çıkacak ve bir derleme olmanın ötesine geçemeyecektir. Oysa kendiliğinden değil, kendisi için olmalı her şey.
Gündemde taşındığı için söyleyeceğim şu: Okusunlar Ertan Yılmaz’ın şiirlerini. Dize, Kül, Edebiyat ve Eleştiri, Ünlem, Eski, Yom, Agora, Şarapya, Varlık, Kitap-lık... gibi dergilerde yayımlandı, yayımlanmaya devam ediyor. Şiirler üzerinden bir değerlendirmeye girişsinler. Bir aşama yapabilmeleri için, buna en çok kendilerinin gereksinmesi var. Ne denir? Gölge etmesinler, başka ihsan gerekmez. Yazık..! Jean Paule Sartre ne kadar haklı: Başkaları, birileri cehennem olmaya devam ediyor hâlâ.

MEK: Şiirimizin omurgasını oluşturan bir şair olarak, halen üretkenliğiniz devam ediyor. Bugün baktığımızda ellili yaşlardan sonra, şairlerin ya şiiri bıraktığını ya da kendini tekrarlamaktan öteye gidemediğini görüyoruz. Oysa sizin şiirinizdeki olgunluk her geçen gün farklı bir perspektiften bakıyor okuyucuya.

Son on yıla şöyle bir bakarsak, ilk beş altı yılında, edebiyat dergileri, daha kapalı ve Ece Ayhan’ın dediği gibi “imgeler sanatı” olan şiirlere yer verdiler. Daha sonra, İkinci Yeni hakkında yapılan, anlamsız ve uzak çağrışımlı sözcüklerin bağdaştırılmasıyla oluşturulmuş şiirleri kapsar, görüşünü benimsediler. Ve bu görüşü destekleyen şiirler ve manifestolar yayınladılar. Bu dönemde birçok genç şair türettiler.

Ancak, bu dönemin son üç yılına baktığımızda, daha çok süslü anlatımlardan uzak, karmaşık şiir yapısını reddeden, öze inmiş, arınmış bir dil yapısıyla her daim aranan şiiri, yeniden aramaya başladılar. Bunun sonucu olarak da, türettikleri şairleri tükettiler. Bugün şiirde gelinen noktada, şair, şiirdeki izleğini kendi belirlemiyor da popüler edebiyatın isteği, onun boyunduruğu belirliyor gibi sanki. O vakit şairin özgünlüğü ve özgürlüğünün yelpazesi sekteye uğramıyor mu?

V.Ç.: Ülkü Tamer, başka bir boyutuyla eğiliyor soruna ve şöyle bir soru soruyor kendine: “Yaşadığın dönemde yayımlanan şiir kitaplarını düşünün. Issız bir adaya gideceksin. Beş yıllık bir kesit seçmeni isteseler, yanına hangi dönemin şiir kitaplarını alırdın? Sadece o zaman diliminin kitaplarını seçeceksin.” Yanıtını da hemen veriyor; 1950-1955 döneminin şiir kitaplarını yanına alabileceğini söylüyor. Saf şiirin beş altın yılı olarak görüyor o yılları. Şairlerin ve kitaplarının adlarını sıraladıktan sonra; şöyle sürdürüyor: “ Saf şiirin var olduğu yıllardı bunlar. Şiir yaşamın içindeydi. Okunuyor, ezberleniyor, söyleniyordu. Seviliyor ya da sevilmiyordu. Şairin aklının kenarından bile geçirmediği yorumlar yapılmıyordu. Yazılanlar bu tür yorumlara açık değildi çünkü. Fiyakalı dizeler bile şiirin alçak gönüllülüğünü, yalınlığını taşıyordu. Evet. 1950-1955 şiirimiz beş altın yılıydı.” Önceki yıllarda da aynı konu üzerinde durmuştu Ülkü Tamer; bu itirazını hep gündemde tutmuştur. Bu konular üzerine düşünmüş müdür günümüz şairi? Arkadaşlarını (okuyucularını) yitirdiğini, şiir aracılığıyla kimseyle bir iletişim kuramadığını görüp kalemiyle kendine saldırmış mıdır acaba? Ülkü Tamer’in uzunca zamandır, sadece birkaç şiir yazmasının nedeni bu olabilir mi? Yanıtları çığlığa dönüşmüş ne çok soru var; şiire, şiirin okuyucu ve şairle ilişkilenmesi üzerine. Ama, bu çığlığı kimsenin duymadığı kesin. Yoksa ayrıntı güzelliğin peşine takılıp yaşam bu denli boşlanmazdı. Bir çeki düzen verirdi kendine şair. Yaşamla örtüşmenin bir yolunu bulurdu. Kitabî olanın dışına çıkıp yaşamın ürettiği şiiri yazardı. İnsandan ve onun geleceğinden yana bir şiir geliştirilirdi. Dergilerde yayımlanan şiirler ve şiir kitapları bunun yapılmadığını, hatta fark edilmediğini gösteriyor. Her şair kendi eleğini sıklaştıracağı yerde, kalburlar ediniyor. Binlerce şair (!) soluk soluğa yazmaya devam ediyor. Yayınevleri ticari bir yaptırım getirdiğinde de kendi kitabını basan basana. Şiir, kendi çokluğu içerisinde boğuluyor. Yetmişten fazla dergi izledim bu yıl. Beni şaşırtan çok az şiir gördüğümü rahatça söyleyebilirim. Yıl içerisinde birden çok şiir yayımlamış şairlerin şiirlerinde de bir gelişme yok gibi. 2004’de göre, belirgin bir gerileme var Türk şiirinde. Sanırım, “Acılarınıza dönün, şiir oradadır.” demek gerekiyor. Elbette, bireysel ve toplumsal bir acınız varsa... Bu nedenle olacak, 2005’te şair özneyi sorgulayan değerlendirmeler yapılmaya başlandı. Ramis Dara “Şiiri Şairin Zulmünden Kurtarma Denemeleri” yazmaya başladı. Öncelikle şiir fetişizmine karşı çıkıyor doğal olarak ve şu saptamayı yapıyor: “Şiirin bir işlevinin, dünyevi bir yanının, toplumsal bağının olduğunu unutan ya da göremeyen şiirci gittikçe siliniyor. Siliyor ve siliniyor. Hırçınlığı artıyor ve şiire kaldıramayacağı yükler yüklüyor. Oysa artık şiir ve şair kenardadır. Toplum değişmiştir, çağ dönüşmüştür, herkes ve her şey her yerdedir. Böyle bir noktada şiirin eski dolaşım gücü kalmamıştır. O kendisine daha ince, daha usul, daha alçakgönüllü, ama mutlaka yaşanan ve yaşanacak hayatla bağı olan, insana değen yeni yollar aramalıdır. Kendine yeni varlık alanları açmalıdır.” Ramis Dara’nın şaire belirgin bir öfke duyduğu görülüyor bu denemelerinde. Hatta, ‘şiirci’ diyerek aşağılıyor onları. Bence de günümüz şairi hak ediyor bunu. Şiirin yaşamla ilişkilendirilmesinin zorunlu görülmesi; Türk şiirinin öncelikle giderilmesi gereken sorunlarından biri. Dara; şairin kendini önemli, büyük, değerli, varlık-üstü, lütufkâr görmesine; toplumsal ve etik bağlar kuramayışına; kendinde kaba, bencil, benbenci olma hakkını görmesine, paylaşımdan uzak oluşuna, görevini hakkıyla yerine getirdiğine inanışına karşı çıkıyor doğal olarak. Bunların, radikal İslamcı, kaosçu, doğacı, anarşist... şairlerin ortak özelliği olduğu saptamasını da yapıyor.
Şeref Bilsel’in editörlüğünde yeniden yapılanan Şiir Ülkesi’nin bildirisinde de; “ Bizler şairi olması gereken yere davet ediyoruz; bunun için önce yersizlikle hesapaşılması gerektiğini biliyoruz. (...) Bugün Türk şiirine dair gerek dergi çıkaranları gerekse şiir yayımlayanları haklı kılacak, genel geçerliliği olan bir ‘ayar’ kalmamıştır.” deniliyor. Gene, “Beğenilen her şeyi reddetmek”, günümüz şairinin dramıdır Attilâ İlhan’ın saptamasına göre. Bu yaklaşımda da toplumdan, yaşanılandan kopuk olana bir eleştiri var anlaşılacağı üzere. Benzer eleştiriler getirip, “Şair, vur kendini!” deme gereği duymuştum ben de. 2005’te şairin sorgulanması sürekli gündemde tutuldu denilebilir. Merdivenşiir, Hölderlin, “Bilmem; hem, neye yarar ozanlar yoksunluk zamanında?” dizesini birkaç şaire soru olarak yönlendiriyor. Burada önemli olan “şair” sözcüğüne yüklenen anlam. Ama verilen yanıtlara bu görülmüyor. Şiirin öneminden söz ediliyor daha çok. Dünya karşısında şairin beceriksizliği öne çıkartılıyor ve böylece koruma altına alınıyor. Şairin sorunlu ve sorumlu oluşu nedense irdelenmiyor. Aynı dergi, bu kez “Niçin şiir yazıyorsunuz?” sorusunu yöneltiyor şairlere. Bilindiği üzere, insan ekonomik, ideolojik ya da psikolojik nedenlerle yazar. Kabul edilir, genel bir doğrudur bu yaklaşım. Ama şiir söz konusu olduğunda, bir şairin ekonomik nedenlerle şiir yazmayacağı açık. Geriye diğer iki etken kalıyor. Verilen yanıtlardan da anlaşılıyor bu. Ahmet Oktay; “Büyülemek ve büyülenmek için şiir yazıyorum; isyan etmek ve boyun eğmemek, inanmak ve red etmek için şiir yazıyorum; bir dil edinmek ve şarkı söylemek, gülmek ve ağlamak için şiir yazıyorum, hep ve hiç ölmek ve dirilmek için şiir yazıyorum, öğrenmek ve oynamak için şiir yazıyorum.” diyor. Kemal Özer ise; “Kimsenin arka çıkmadığı bir eylemi, kimsenin elinden tutmadığı bir emeği, kimsenin tanımak istemediği bir hakkı, kimsenin üstünde durmadığı bir ayrıntıyı, kimsenin yanına uğramadığı bir güzelliği, kimsenin değer vermediği bir yaşantıyı bile sahipsiz, dilsiz, tanıksız, tarihsiz bırakmamak için.” şiir yazma gereği duyduğunu söylüyor. Güven Turan da, “Dünyasını dile getirmek ve onu paylaşmak” için şiir yazmaktadır. Bu yanıtlarda psikolojik ve ideolojik nedenlerin öncelendiği görülüyor. Soruşturmaya katılan şairlerin ortak bakış açısının da bu olduğu söylenebilir. Dinî bir açılım getirenler için de geçerli bu. Görünen o ki, Türk şiirinin bugünkü işleyişine bakıldığında; “Bu çağda şairler ne işe yarar?” ve “Niçin şiir yazıyorsunuz?” sorularının sürekli gündemde tutulması gerekiyor. Bu iki soruya, yaşamsal dayanakları olan nedenler bulmadan, şiir yazmanın, şair olduğunu söylemenin hiçbir anlamı olmayacaktır. Böyle bir yaklaşım Türk şiirinin özgünlüğünü ve özgürlüğünü yeniden yaşanır kılabilir.



MEK: Toplu şiir kitaplarının yeni yeni gündeme geldiği ve yaygınlaştığı günümüzden çok önce, şiirlerinizi “Kalbim Hoşça Kal-l”, “Giz ve Yara-2” (Doruk Yayıncılık, 1996, Ankara) adları atında bir araya getirdiniz. Buradan Şu konuya açıklık getirmek istiyorum; sizin kadar popüler olmayıp şiir üzerinde söz sahibi olamayan birçok şairin(!), toplu şiir kitapları ya da şiir kitapları, büyük ve isim yapmış yayınevlerince, görkemli reklam kampanyaları altında basılırken, sizin gibi edebiyatımızın mihenk taşlarından birinin halen kitaplarının büyük yayınevlerince basılmamasının, çok okuyucuya ulaştırılması için çaba sarf edilmemesinin sebebi ne olabilir? Yoksa edebiyatta hep amatör kalmayı, metalaşmamayı mı prensip edindiniz. Eğer buna metalaşmak denirse!.

V.Ç.: Bilmiyorum, bu soruyu sadece beni değil de, herkesi ilgilendirecek biçimde yanıtlayabilir miyim? Şu kadarını söyleyeyim: Otuz beş yıllık kültür yaşamımda yazdıklarımı pazarlamak gibi bir derdim olmadı hiç. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Benden istenmediği sürece de hiçbir dergiye şiir ve yazı vermedim. Hiçbir yayınevine, basılsın diye kitaplarımı önermedim. Kültürel etkinlikler sırasında olası karşılaşmalar, yapılan konuşmalar ve bunun sonucunda istenen kitaplar olmuşsa, bunları verdim yayıncılara. Basılmaları da öylece gerçekleşmiş oldu. Bu nedenle, oldukça dağınıktır kitaplarımın basımı. Buna, Anadolu’yu gözetmek gibi, benim tutuculuğumu da ekleyebilirsiniz. Zaman zaman tutarsızlık göstersem de, bir şiir yayımlandığı derginin konumuna göre ideolojik eklemlenmelere uğrayacağı düşüncesi yönlendirdi beni çoğu kez. Ehlileşmekten korktum diyebiliriz buna. O yapılan içerisinde kariyerizm belasının kirleticiliği korkuttu belki de. O sözünü ettiğini yayınevlerinin bana uzak duruşunun ideolojik nedenleri olmalı diye düşünüyorum. Aramızdaki kan uyuşmazlığı, yeterince açıklayıcı değil mi? Hem kendilerine karşı olan bir şiiri, bir poetik anlayışı neden öne çıkartsınlar ki? Onlar kendileri için sağlam duruyorlar. Sağlam duramayan, sözde bizim tarafımızdakiler. Bugün, bütün alanların yitirildiği bir nokta değil miyiz? Bütün anlamlarda yenilmiş değil miyiz?
Benim neonlarla aydınlatılmayışımın sadece ideolojik bir açıklaması olabilir. Amatörlük de önemli elbette. Zaten şiirde profesyonellik olmaz, olamaz. Yoksa, tam o noktada metalaşmanın başlaması kaçınılmazdır. Neyse...


MEK: Veysel Çolak’la yaptığımız bu söyleşiyi, onun “Kalkışma” şiirindeki şu dizeleriyle bitirmek isterim:

Kaleminin ucunda fışkıran anlam
sen yazdıkça silinmiş olmalı

Anlamın hiç silinmemesini dilerim.

V.Ç: Teşekkür ederim.

MEK: Biz de teşekkür ederiz.