20 Temmuz, 2007

ILKER İŞGÖREN YAZI-TAFLAN TEMMUZ AĞUSTOS 2007

Mustafa Ergin Kılıç, genç şiirin iyi seslerinden biri. Aslında genç şiir yaşlı şiir gibi bir ayrım yapılabilir mi? O da ayrı bir konu ama benim kişisel düşüncem, yapılamaz kanısındayım. Şiirin yapısı ve ideolojisi gereği şiirin bölen değil de bütünleyen bir şey olması gerektiği düşüncesindeyim. Biz genç şair, kadın şair gibi kendi içimizde getirdiğimiz tanımlarla şiirin asıl ideolojisine belki farkında olarak; belki farkında olmayarak karşı çıkmış oluyoruz. Neyse… Demem o ki Mustafa, son dönemlerde aldığı ödüllerle ve yayımladığı şiirlerle, adından sıkça bahsettirenlerden.

Yazdığı şiirler, kurduğu dizeler hayata ve insana çok yakın. Şiirlerinde dizelere çok önem veriyor. Kurduğu dizelerin derinlik taşımasına özen gösteriyor diyebiliriz. Bu yüzden “Beş Duyum” kitabı ile ilgili bir şeyler söylenecekse ancak dizelerinden yola çıkarak bir şeyler söylenebilir.

Kitabı açtıktan birkaç sayfa sonra Mustafa’nın “alıştım bana” adlı şiirini görüyoruz. Ve onun;

“otur yanıma yaralarımı sayayım” (sf: 7)

“akşam oturmaya geleceksin diye
ısladım kalbimi bir gün önceden
aşkın eskimeyen bilincini yatırdım suya” (sf: 7)

Dizelerini okuyunca sizi daha kitabın ilk şiiriyle samimi bir ırmağa doğru sürüklüyor merhaba demek için.

Aşağıda yazacağım dizelerin kurgulanışı ve mantığı, Mustafa’nın keskin şiir zekâsını da ortaya koyuyor;

“bak adımlarım yara giderken attığın
ayak ölçüleri 34, 35
doğduğum İstanbul yaşayamadığım İzmir (sf:8)

Sonra sevgiliye ya da kendisini, şiirinin adını oluşturan dizeyle yüzleştiriyor ya da kendisini şiiriyle;

“iyi ki gelmedin alıştım bana” (sf:8)


Mustafa’nın saatiyle zamanıma bakıyorum. Etkilendiğim şiiriyle devam etmek istemiyorum bu yazıya. Saati çalıyor şiirin ve devam ediyorum. “Gülgillerden” şiirine düşüyor yolum.

“ yalnızlığınızı açınız yufka gibi ince ince” (sf:12) dizesiyle karşılaşıncaya kadar her şey olağan. Bazen şiir tek bir dizeyi imlemek için bile yazılıyor. Bunun ne kadar doğru ya da ne kadar yanlış olduğu tartışılır. Ama şiir dili, bir üst dil olduğu için sağlam dizeler üzerine sağlam bir temelle kurulmalı diye düşünüyorum. Biraz daha açmam gerekirse kurulan her dize insana ve onun geleceğine yeni bir hayat sunmalı ve onun ufkunda yepyeni kapılar aralamalı. Mustafa’nın bazı şiirlerinin bu bilgiden uzak yazıldığını görüyorum. Yani onun seçimi sadece iyi bir dizenin üstüne kurulan bir şiir anlayışı. Yani; iyi bir dize kurarak onun açılımlaşmasından yana. Kitabı boyunca şiirleriyle konuşurken sıkça duydum bu söylediklerimi.

Şiirlerinde coğrafyadan da yararlanıyor.

“dinledim taştaki havadisi”

“yeşerip gittiğini yağmurun”

“dere yatağını dinledim” (sf:14)

“deniz ve karalardan oluşur dünya el ele tutuşunca” (sf:17) dizeleri sağlıyor şiirlerinde coğrafyadan da yararlandığını görmemizi.

“Beş duyum” kitabının 1. bölümünün adını da oluşturan “eşkenar” sözcüğü şiirleri içinde çok önemli bir yer tutuyor. Matematiğin de edebiyat gibi soyut zekâyla algılanabilen bir şey olduğu bilinen bir şey. Bunun farkında olduğu için matematiği de şiirine çok iyi yediriyor şair.

Tüm bunları “eşkenar” şiirinden anlayabiliriz;

patikanın yolunu sorar keçi
sürüyü otlatan çocuğa
dağın ardını

bir kuyu sızar
bir su ılık bakar
boğulur yeryüzü

kopan düğmelerini diker çocuk
gömleğine

insanın ölüme eğilimini sorgular
aşk! (sf:15)

Evet. Aşk, hem bir denklemdir, hem de eşkenar. Şiirde de matematik işte tam da burada.
Ölüme eğilimi sorgulan da aşk diyebiliriz.

Kitabın ilk bölümünün yani “eşkenar” ın son şiiri olan “bir adam kadından” şiirinin iyi bir dizesiyle hoşça kal diyor “eşkenara” şair;

“uzar yemyeşil taradığın ter” dizesiyle.

Şairin ikinci duyusuna deyinmeden önce gözüme çarpan bir şeyden söz etmek istiyorum. Kitapta italikle yazılan ama tırnak içine alınan bölümler var. Şiire başlamadan önce sanki başkasından alınmış gibi gösteriliyor. Bir örnek vermem gerekirse;

“iç içe bitirir denizi balıklar
bir parmak tuz kalır yeryüzünün dudağı
rüzgâr yalar ben poyraz bakarım sana” (sf:23)

Bu dizeler zaten kendisine ait olduğu için sadece italikle yazması yeterliydi. İtaliğin içerisinde bir de tırnak koyması bir hayli kafamı karıştırdı. Bunu da imledikten sonra ikinci duyu “İntihara” geçebiliriz.

“ama sarmaşığın yazgısıdır sarılamamak” (sf:23)

Dizesi bana göre çok iyi bir dize. Nedenine gelince. İçinde kabullenişi sezdiren çoğu dize, bizim yüzümüzde bir tebessüm bıraksa da aslında içimizi çoğu zaman acıtır. Ve o kadar kolay değildir bazen içinden bir kaya çıkarmak. Çünkü dile gelen çoğu şey bizim içimizde katı halden sıvı hale dönüşerek, dilimize anca akışkan olduğu zaman gelir. İşte bu dize de o katılığın dönüştürülüşünün iyi bir örneği olduğu için güzel.

“ölüm değil hiçbir intihar
yaşayamadığımızın cevabı tanrıya” (sf:28)

Bu dize üzerinde çok düşündüm. Okuduğum her an içimde keşkeden yapılan bir duvara çarptım. Evet. Bu dize görünüşte iyi bir dize. Tılsımı var ve büyüleyici. Ama uyandırdığını, aşıladığı anlama ne demeli? Verdiği anlam şu, intihar tersinleme yoluyla olumlanıyor. Yani başka bir açılımla intihar önerisi bu dize. Bu tip dizeleri kurarken şiir çalışanının çok iyi düşünmesi, dizenin içinde hangi anlamı barındırdığını da çok iyi çözümlemesi gerektiğine inanıyorum. Her dize için değil, bu tip dizeler için geçerlidir bu imlediğim. Evet. Şiir açısından dediğim gibi bu dize kusursuz ama önerilen daha yaşamsal olmalıydı diye düşünüyorum.

İlerleyen sayfalarda bir şiire rastlıyorum; “Aşkın Çekirdeği” bu şiir şairin diğer şiirlerine oranla biraz farklı. Şiirin ruhu şairin hayatıyla özdeşleşmiş gibi. Kanayarak yazılmış bir şiirmiş gibi duyumsadım okurken. Şu dizeler de bana ortak oldu;

“sana baba kahve Türkiye
kaç vilayet oldu sen hâlâ elli birde
kılıcı çektiğin geceler altmış altı
unuttun evde keskinlik biriktiren kını” (sf:29)

ve

“babamın kavunla peyniri reddettiği geceler
kaç şiir eder” (sf:30)

Sanırım bu dizelerin cevaplarını en iyi şair kendisi bilir.

İntihar bölümünden hemen sonra şair bizi deliksiz bir kuyuya indiriyor. Orada, hayatın yüzeysellikten uzak olan yanlarına şiirli yolculuğa çıkartarak bizlere aşılamaya çalışıyor. Bölüm boyunca bütün bu süreci sadece şu dizeyle açıklamak mümkün;

“su kendinde boğulmaktan nasıl kurtulur” işte tam bir deliksiz kuyu…

İlerledikçe “kuyu” sözcüğü ile somutlanan şiirler;

“tanrı ders sonunda sorardı
ne anladığımı hiçbir şeyden!” (sf:38)

dizesiyle yine deliksiz bir kuyuya dönüşüyor. Bunu yaparak şiirin iyice derinliklerine çekiyor bizi.

“Kuyu”nun ötelerinde bir başka duyuya ziyaret ettiriyor şair okurunu; “Ölü Bilinç”

Sanırım ölü olan bilinç var olup da hiç anımsayamadığımız anlardır. Doğduğumuz ilk andan itibaren yaşadığımız ilk dört yıllık süreci kapsıyor da diyebiliriz; “Ölü Bilinç.” Ya da yaşantısından, anılarından vazgeçmiş bir insanın yeniden bir başlangıç yapmak istemesinin açıklaması da olabilir.

“ayakkabı bağcığımda
hâlâ o cümle

ellerini özledim “ (sf:47)

Bu dize işte o “ölü bilincin” masum bir istek olduğunun iyi bir kanıtı. En az çocukluktaki sıcak bilincimiz kadar yumuşak bir dize. Elleri özlenen bir sevgili ya da bir insan değil, çocukluğun elleri özleniyor. O elleri tutup, o zamanlardaki yapmacıksız ve masumluğun özlenişi aslında ellere duyulan özlem.

Şiirlerinde sürekli kendisiyle derdi olan bir adamı görmek mümkün. Özelinden çıkardığı ayrıntıları genele yayıp, bunu şiiri aracı kullanarak hepimize bulaşmasını sağlıyor. Bunu başarıyor da…

Sanırım artık Beş Duyum’un en önemli duyusundayım. “Hiç” bu sözcük bana göre insanı en iyi anlatan sözcüklerden biri. Kendimizi çoğu zaman “hiç”lik de yakalamaz mıyız? Gözlerimizin daldığı her an, içimizin ve zihnimizin bizi terk ettiği hep o “hiç”lik değil midir? Sanırım bunu en iyi Öykücülerimizden Sevgili, Gönül Çatalcalı fark etmişti, o güzelim öykü kitabının adı da “hiç”liği çok iyi ifade ediyordu, “Hiçbir şeyin Beklentisi.” Şair Hülya Deniz Ünal’da bir dizesinde bunu çok iyi imliyordu, “Hep bir şeyi bekledik/ Hiçliğini şeylerin/ Hiç bitmedi beklemekli zamanlar” dizesiyle…

Evet Mustafa Ergin Kılıç’ta bunu imliyor. Sanırım sanatçının beklentisidir “Hiç”lik. Çünkü hep yok bir şey deyiz. İşte bu doğrultuda okuyorum “Hiç” duyusunu şairin:

“kağıttan bir gemi su aldı gözlerinde
gözlerin battı” (sf:53)

“damı delik evde büyüyen çocukların
kalbindeki deliği hangi aşk doldurur” (sf:56)

“susamış bakardı saksıdan sardunya
bizler su yılgını anlamazdık” (sf:59)

“bir dudaklık tırnak açtı göğsün” (sf:62)

“ama kırılan bir sözcüğü neresinden tutsan yaralıydı anlam”

Bu belirtilen dizeler kocaman bir “hiç”lik. Çünkü insan “hiç”liklerle yaralıyor şiiri. Şair bunun da farkında.

Anlamı yaralayarak bitiriyor şair kitabını. Ama kitap gerçek anlamda biterken, aslında yeni bir hayat başlatıyor okuyana. “Hiç”liğin kucağına atıyor bizi Kılıç…

Ama o hep kendine alışık bir şiir çalışanı, kendine alıştıran şiiriyle yazıya son vermek istiyorum.

Şiireısmarladık sevgili Mustafa. Şiirden bir ev kurmuşsun, sıra sokağında…

ISMAIL CEM DOĞRU-GÖĞE BAKMA DURAĞI MAYIS HAZRİAN 2007


1- Mustafa Ergin Kılıç – Lâlfabe
Tay Dergisi Yayınları – Şiir - 48 Sayfa

2- Mustafa Ergin Kılıç – Beş Duyum
Kül Sanat Yayınları – Şiir - 64 Sayfa


Tam da öyle diyor şair. “ne anlamadıysan odur hayat”. İki ay arayla çıkmış iki kitabını yıllarca okusanız, üstüne birkaç başyapıt devirseniz de nafile. Hayatı sandalyelerde çürümüş kalçalarla ruh yarası arasında yaşayanlara şair dediğimize bizi başka kimse inandıramaz.

Ama gerçeğin ta kendisiydi bu. Anladığımız her şeyin anlamını yitirmesi kaçınılmaz. Tıpkı aşklar gibi. Tıpkı aşklarda saatlerin geçelerde aranması gerektiği gibi.

Mustafa Ergin Kılıç 2006 yılını oldukça iyi değerlendiren bir şair olarak dikkatleri çekti. Arkadaş Z. Özger, Yaşar Nabi Nayır, Kocaeli Üniversitesi Gençlik, Eskişehir Yunus Emre, Hasan Bayrı ve 7. Safranbolu uluslararası film festivali şiir ödüllerinde aldığı derecelerin tamamı 2006 yılına ait başarılardı. 7. Safranbolu uluslararası film festivali şiir ödüllerinde Lâlfabe dosyasıyla mansiyon ödülünü alınca dosya tay yayıncılık tarafından aynı isimle kitaplaştırıldı.

Kılıç, Lâlfabe’ye bir ithafla başlıyor. Genelde anneye, babaya, sevgiliye, eşe, çocuğa, belki yakın bir dosta, ölen bir tanıdığa yapılan ithaflar bu kez şairin bencilce bir tavrına yenik üşüyor. Şair kitabına “dolmayan boşluğuma” diye başlamış. Siz hiç boşlukları dolmuş bir şair gördünüz mü?

Lâlfabe adının aksine lal bir alfabeyi değil bir alfabenin kaç değişik şekilde kullanıldığını bize tüm çıplaklığıyla aktarıyor. Dilin birbirine dönüşen anlamları, ses olanaklarını ve bu olanakların yarattığı çekim gücünü cömertçe ortaya koyuyor: Kaç kola ayrılan şu nehir su şehir / Neden sana bağlı en cılız çay benim / Havzanda demlenmeye tehir. Böylece yetenek ve yetkinlik kadar zekânın da bir şairin niteliğini doğrudan belirleyen bir öğe olarak görmenin önündeki tüm engelleri yıkmış oluyoruz. Hızımız alamayıp hayata tersinden bakmayı sürdürüyoruz: 62 den tavşan değil / 26 dan tavşan leşi yapar / daraltır sıfırın içindeki boşluğu / dinlendirmek için yatırır 3 ü. Şimdi soruyorum: yatağa yüz üstü girerse 3 neyi andırır? Cevabını söylemeye niyetim yok.

Herkes için farklı bir anlamının olacağı kesin Lâlfabe’nin. İçinde Kiril, Eskimo, Arap, Latin, Çin, İçin ve Niçin alfabelerinin algısal boşluklarına yerleştirdiği bileşkeler ve bu bileşkelerin yarattığı sarsıntıdan faydalanmayı bir mühendis titizliğine bağlamakta bir sakınca görmüyorum. Sıcaklık teorisinde sıcaktan patlayan kestaneden aşk çıkarması da bundan.

Ama bir mühendis bile insandır çoğu zaman. Üstelik şairse şu kendine güvenen görüntüsüne aldanmadığımızı da ilmeli ve ayağını denk almalı. Ne demişti şair: “ne anlamadıysan odur hayat”. Hayat ve biz buyuz aslında. Mühendis bile olsak. “ne anlamadıysan odur hayat” şairin ikinci kitabı “beş duyum”un beni en çok çarpan şiirlerinden birinin başlığı. Kül yayınlarından çıkan kitap eşkenar, intihar, kuyu, ölü bi linç ve hiç adlı bölümlerden oluşuyor. Hüseyin Avni Cinozoğlu “şiirin yetkinliği sarf edilen mesai ile doğru orantılıdır” cümlesiyle Lâlfabe’yi de överken özgünlüğünü vurguladığı Beş Duyum ile Mustafa Ergin Kılıç’ın çağdaş şiirin geleceğini belirleyecek genç şairlerden biri olacağı düşüncesini okura aktarmakta bir sakınca görmüyor. Tabi her iki kitap da Cinozoğlu’yu haklı çıkaracak önemli ayrıntıları içinde barındırıyor. Sırtındaki kazağa çocuğunu göstermek için Seyhan’a pamuğa giden ırgatı, çocukların gözlerindeki siyanürü silmek için Bergama’ya yürüyen anne direnişini bakınca bunu daha yakından görme şansı bulabiliyoruz. Kazılan her hayatın altından kuyu, her adamın altından yontulan bir kadın çıkar diyerek erkeklere biraz haksızlık etmiş olsa da neredeyse her dizede otantik bir yüzeye yaslanmayı ihmal etmediğinden hayatın içinden hiç kopmuyor. Üst bağlantıları yitirmeyen imgelem geçişleri yaşadığımız coğrafyayı ne kadar eksik algıladığımızı da başarıyla aktarıyor.

Her iki kitapta da şairin vurguyu dizeler arasındaki eksiltmelerde aradığını söyleyebiliriz. Bu durum şairi biçimsel bir çalışmayı önemser gösterse de bu izafi yargı, şiirde bu sakıncayı yaratanın şiiri şiir yapan unsurların birebir kendisi olduğunu da bize unutturmamalıdır.

İsmail Cem Doğru

BÜLENT GÜLDAL: ŞİİRLER , ŞAİRLER , KİTAPLAR - 1(Mustafa Ergin KILIÇ))


“ Üstat, sevi dolu aylardayız; yaşım on yedi. Şu umut ve kuruntular çağı dedikleri; inançlarımı, umutlarımı, coşkularımı,şu ozanlara vergi şeyleri dile getirmeye giriştim.Bahar dediğim işte benim. Bu şiirleri okurken, pek öyle burun kıvırmayın sakın. Adım pek duyulmuş değil;ne önemi var ama? Ozanlar kardeş sayılır. İnanç dolu, sevgi dolu,umut doludur bu şiirler;hepsi bu. Sayın üstat, üstadım; bana destek olun biraz: Gencim: Biraz el uzatın bana.” -A.Rimbaud;24.5.1870-

Yaklaşık yüz elli yıl önce, şairin Theodore de Banville isimli birisine yazdığı mektuptan alıntıladım yukarıdaki satırları. Bu ‘üstat’ın adına elimde mevcut kaynaklarda rastlayamadım ama Rimbaud adı ve şiiri dünya durdukça yaşayacağa benziyor. Sabahattin Eyüboğlu’nun çevirilerinden okuduğum hayatına ve şiirlerine dair duyduğum yakınlık, Tahsin Saraç’ın çevirdiği mektuplarını okumamla daha da pekişti. Yeteneği saklı tutarak, şair olmakta ayak direyen birinin önce kendisini yani insanı tanımasının gerekirlilik olduğunu öğrendim. Bu arada, birilerinin koyduğu kuralları iş olsun diye uygulayan ve yaşamını zindana çevirenleri tanıdım. Kavramlarla gerçek, ben ile yaşam örtüştüğü an da tanrı ölüyordu, bunu gördüm.
‘Gencim: Biraz el uzatın bana’ yakarışındaki ümit ve hüzün yüreğimi yakıyor. Gerçek yaşamdan vazgeçip öte yaşam düşüyle kendini ve okuru avutanların ‘üstat’ varsayıldığı dönemler yineleniyor demek ki. Kırılmaların, küskünlüklerin oluşturduğu bu tabloda kımıltıların şiiri ve başkaldırının şairi başrolleri oynuyorlar. Zamanın her diliminde dört mevsim çiçeklenip insanlık bahçesine kimi zaman haz kimi zamansa hüzün salgılıyorlar. Yaşama ve insana özge olanın zorunlu anlatımıdır bu durum. er bedenin,özellikle şairlerin değişik motiflerle besledikleri inancın,sevginin,ümidin ‘üstat’lığının olamayacağının göstergesidir. Dili kullanmak, coşkuyu yansıtmak apayrı bir hünerdir. Algının birikimle beslenmesi, harmanlanması sonucu ortaya çıkarılan ürünlerin, söylemlerin yeniliğinden, özgeliğinden söz edilebilir ancak. Kavram ile gerçeği bütünleyen ve yeniden çözümleyenin ‘üstat’ geçinen yargıçlara gereksiniminin olduğunu sanmıyorum. Bu bağlamda, yüzyılların üzerine egemenliklerini kuracaklarını sana ‘üstat’lar kirli siyasetçilere benziyorlar. Böylelerinin bugünkü yargıları, elli yıl sonrasının yaşam biçimiyle asla örtüşmeyecektir. Basılıp da dağıtılamayan ve yarım yüz yıl sonra bir sandık odasında tesadüfen bulunan Rimbaud’un şiirleri onlarca yıla rağmen nasıl yaşamla örtüşüyorsa, hızını ve ateşini insani öğelerden alan dizeler de bir yolunu bulup günışığına çıkacaklardır mutlaka.
Ömrünü dizelere bölen, her sözcük için yüreğini ayrı terleten genç şairin yazdıkları, söyledikleri hayata ait olduğu oranda birilerine, bir yerlere ulaşacaktır mutlaka. Eş, dost kayırmasını kabul etmeyen gerçekliklerden biridir şiir. Bu bağlamda sınırsız ve sonsuz sarmalın ayrımında olarak yazıp söyleyenlere bakalım biz; dergilerden izini sürdüğüm, benimseyerek okuduğum dizelere, şiirlere dönelim yüzümüzü:

1.
dağ gömer kendini göğün eksenine/o yankılardan yontulan bedenini su sesi iyi eder / imbiklerin daracık ağızlarına sözcük olan / çocuk sesi çitlembik gibi ekilir / kasımda kelleşen iyice kelleşen tepelere kasımpatı iyi gelir // hayatın omurgasında çürüyen mevsime yelelerini taratır / gözlerindeki rahvan akşamı yalatır atlar / bir süvari edasıyla kendini fethe hazırlanıyorken ben / toprakla temastan diz kapaklarımda yeşermiş otlar / suyla temastan dirseklerimden dökülmüş tütsüsü sönük yıllar

2.
kılıçları eritirim suretini bulmak için demirin / işlenmemiş olandaki cesareti / bakir kalanda eriyen emaneti / ah nicedir özlemiş sesini kurşun / kaçıncı tüfekte uyutuluşum / ah gider de tetik ele dokunur / ah üşümüştür dipçik koltuğunun altına sokulur

3.
birbirine cephe iki yalnızlıktık seninle / orman yaktı da kendini göstermek için / deniz ne yaptı // kara bir yalnızlık kapladı göğü / sularını çekerken deniz gül renginden utandı / bir karanfil taktı adam yakasından çıkarıp gülü / kahrı donmuş göz yaşı

4.
kuru dut kuru incir pestil dedim / bir kadını sevmenin temeli / biraz da pekmez / çünkü içine üzüm girmeyen hiçbir aşk sürmez / şarap uzaktır bize soluk kadar yakınken ezan sesi / soluk kiliseden dönme evimize

5.
birbirine cephe iki yalnızlıktık seninle / büyüdüğümüz avlularda kalan aşk yaşlanıyor / baka baka birbirine
(Mustafa Ergin Kılıç: Lâlfabe'den; birbirine cephe yalnızlıklar)

Şair Hüseyin Avni Cinozoğlu, M. Ergin Kılıç'ın şiirine dair bakın ne diyor :"… iyi bir hazırlık döneminden sonra şiirini görücüye çıkaran bir şair. Şiirin yetkinliği sarf edilen mesai ile doğru orantılıdır ' cümlesiyle açıklanacak bir emek birikimiyle dikkat çeken bir yapıt olan şairin ilk kitabı Lâlfabe'den sonra, yayımlanan Beş Duyum ise M.E.Kılıç'ın şiirinde önemli bir aşama. Sözcüklerin hece düzeyindeki konstrüksiyonları, bir sözcüğe yüklenen farklı anlam öbeklerini zenginleştiriyor.Biçim üzerinde farklı kurgular deneyerek özgünlüğe ulaşan bir dil geliştiriyor…İronik bir dille hayatın değişik koordinatlarını içerecek imgeleri,kendine özgü bir buluş tekniğiyle başarıyor.Yüzey ve derin yapı özgün mecazlarla birbiri üstüne bindirilmiş.Bu nedenle genç şairler arasında yakın bir gelecekte adı öne çıkacaktır.Şiirde mühendislik gerektiğinin farkında,salt ilhamın bir olumluluk içermediğini kanıtlıyor…"

Cinozoğlu’nun saptamalarına katılıyorum. Yalnız, şairin yazma aşamalarında neler yaptığını bırakıp önümüze sürdüğü ürüne bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Şiirin inşaat hali şaire aittir. Okuru ilgilendiren, yapının bitmiş durumudur. Sözcüklerden kurduğu binadaki aşiyan yuvalarına, bakımlı bahçeye, yerli yerindeki çiçeklere,sağlam olduğu kadar dikkât çeken yerçekimine uyumlu duvarlara bakarım ben. Dergilerde, Lâlfabe'de, Beş Duyum’da okuduğum şiirlerde, büyük sarmala eklemlenme telâşı gördüm. Şair, gözüne ilişenleri yeniden yapılandırırken kendini de silip yeniden yaratımlara koyuluyor. Bu durum, tek başına bile şiire açılan önemli bir kapıdır. Yargımı pekiştiren şu şiiri birlikte okuyalım:

" parmaklarımı kestim ellerimden / düğmelerini kopardım gömleklerimin / kitaplarımın aradan birkaç sayfasını yırttım / kulplarını kırdım fincanların / söktüm saatten yelkovanla akrebi
ne için biriktiğini bilmeyince su / çatlattım mermeri

sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların

sandalyelerin masalara ters çevrilmesini bekledim / masalar dirsekleri / sandalyeler çürümüş kalçaları anlattı / ama dinlemedim / kulaklarım başımı taşımakla meşguldü
çıkardım gözlerimi yerinden / gözlerimmiş meğer yüzümün tüm manası / ruhumun yarısı yarası
sonra oturup anlamlarına baktım tüm bunların

bir elmanın bıçağı soyması
kalemin kalemtraşı açması

( Beş Duyum'dan : ne anlamadıysan odur hayat)

Şair, 1977 Ankara doğumlu. Şiirlerinin yer bulduğu dergileri, aldığı ödülleri göz önüne getirdiğimizde şiirin ne olduğunu bilen ve çilesini çeken bir kimlik çıkıyor karşımıza.Daha nice güzel ürüne imza atacağına inanıyorum.Yazma aşkı eksilmesin yeter ki.

AHMET UYSAL: "KÜÇÜK HARF KIRGINI ŞAİR"

Önümde rastlantı sonucu yan yana gelen kitapların adları şöyleydi: "harfler kitabı " hayati baki, "hayatın yerine harfler" hülya deniz ünal, "lâlfabe" mustafa ergin kılıç...Benim de harflerle ilgili bir şiirim vardır: "şiirin harfleri". O şiirden iki dize:" bir dilin harflerinden fazladır/ şiirin harfleri"Şairin yolculuğu hep şiirin harflerine doğrudur. Ona bir harf daha eklemek. Yan yana gelmemiş harfleri, sözcükleri bir araya getirmek. Hayata yeni anlamlar eklemek. Şiirin büyüsüne ulaşmak. Aşka, yaşama, duyarlığa katkı yapmak. Mustafa Ergin Kılıç, adını erken duyuran genç şairlerimiz arasına katılmakla yetinmemiş. Bir de şiir kitabı hazırlamış: "lâlfabe". Mustafa'yı, bundan böyle :"küçük harf kırgınlığı var bende" dizesiyle anımsayacağım. Şiir yolunun başında, kararlı adımlarla yürüyen şaire selam olsun, derken onun, "denizsuyukâsesi" dergisindeki "d erk" (bu başlığın "kesiğe varmak" olmasını isterdim) başlıklı şiirini sunmak istedim:
d erk
"suyu incitmekten korkar saçların..."
parlamak için yattığın külleri
biriktirdi gümüş tenim
ovdukça ay alnını karartan
saç teliymiş çözen erkeği
keten kenevir yetiştiren beden
örmek için beklemiş beni
yaza kazak kışa kısa kollu hikâye
gökyüzü sandığım bu boşluğu
gagalaya gagalaya yaratmışsın
ben sende amik ovasını
sulaya sulaya çimenlerin karasını
elmas izi süre süre camda
kesiğe vardım
Mustafa Ergin Kılıç/denizsuyukâsesi(eylül/2006, yıl 3, sayı:18)

İŞTE 3.KİTAP


AHMET GÖK... LALFABE VE BEŞ DUYUMLA İLGİLİ

gözünü seveyim göğe bakma
sensin esin sensin keskin kılıç yağmuru
güneş ölüsü gözlerini batırdığın bulut
kalbim açılmayan şemsiye*



Mustafa Ergin Kılıç, yeni bir alfabe arayışındaki lâlfabe ve duyumlarımıza ve duyularımıza yolculuk kitabı beş duyum kitaplarını geçen yıl yayımladı. Kılıç, lâlfabe ile 7.Altın Safran Belgesel Film Festivali 2006 Şiir Mansiyon Ödülü aldı. Kılıç, derli toplu şiir yazma uğraşında, tematik bütünlüğü yakalamaya özen gösteriyor. Kelimeleri parçalamayı içindeki ikinci, üçüncü anlamı yakalama uğraşında, bir çırpıda içine gireceğiniz bir şiir değil.Biraz okuma gayreti istiyor. Genel olarak bu iki kitabı sevdim. İyi yolda, yolunu bulmaya çalışanlardan…

...VE İKİNCİ KİTAP: BEŞ DUYUM