02 Kasım, 2007
FUAT ÇİFTÇİ // Şiiri Özlüyorum // AĞUSTOS-EYLÜL 2007 // Mustafa Ergin Kılıç ve Desibel
Mustafa Ergin Kılıç, insanda anlaşılmaz olanı öncelerken, damıtılmış, soyutlanmış, şematize edilmiş imlerle çıkıyor karşımıza. Her dokunduğu imge ellerinde kalıp erimiyor; ellerinde ne bir boşluk ne de parçalanmış ayna var. İmlerine güveniyor. Nesneleştirilmiş öznellik dünyasını ritmik bütünselliğe vardırarak, şiirinin sessizliğini açıkça gideriyor. Prizmatik alt katmanlara ayrılmış herhangi nesnenin içselliğini, görsel basınç altında tutmaksızın, dizgeden imgeye indirgiyor.
Yaşamı matematiğin çalışma masasında, bir imgeyi diğerine sürterek belki de, kimi zaman aralarında dağınık bağlantı olan rastlantısal zihinsel ışıklarını okura sürüklüyor. Desibel beş bölümden oluşuyor: aşk kenar, dik kenar, ikiz kenar, çeşit kenar, yalnız kenar. Yaşamın açılarını zihinsel retinanın yüzeyine yayıyor, okurun zihin kalkanında yaşam tülünün nefis salınışlarını irdeliyor. Bir çeşit yaşam tarifi veriyor Kılıç. “yarıktaki sudan çok sudaki yarık” dizesi de sanki bizi doğruluyor. Mustafa Ergin Kılıç art arda çıkan üç kitabıyla, günümüz şiirine adını kazıtanlar arasında gösterilmeyi hak ediyor…
Yaşamı matematiğin çalışma masasında, bir imgeyi diğerine sürterek belki de, kimi zaman aralarında dağınık bağlantı olan rastlantısal zihinsel ışıklarını okura sürüklüyor. Desibel beş bölümden oluşuyor: aşk kenar, dik kenar, ikiz kenar, çeşit kenar, yalnız kenar. Yaşamın açılarını zihinsel retinanın yüzeyine yayıyor, okurun zihin kalkanında yaşam tülünün nefis salınışlarını irdeliyor. Bir çeşit yaşam tarifi veriyor Kılıç. “yarıktaki sudan çok sudaki yarık” dizesi de sanki bizi doğruluyor. Mustafa Ergin Kılıç art arda çıkan üç kitabıyla, günümüz şiirine adını kazıtanlar arasında gösterilmeyi hak ediyor…
AHMET GÜNBAŞ // MAVİ LİMAN // AĞUSTOS 2007
Öylesine rahat ve kendinden emin ki işini yaparken, vuruştura tokuştura gözü kapalı çalışıyor neredeyse. Hem birikimli, hem hızlı. Korkarım bu hızla Fazıl Hüsnü Dağlarca’yı sollayabilir ileride... Kılıç, alışkanlıklarını kırarak yeteneklerini seferber eylediği zaman beğenimizin sınırlarını zorluyor... O bir ‘şiirçocuk’... Ben, Mustafa Ergin Kılıç’tan çok umutluyum...
zey tin ezmesi // GÖKYÜZÜ EDEBİYAT DERGİSİ/SAYI 3/ EKİM KASIM ARALIK 2007/
su oyuk
bırakmadı döve döve kayada!
kaya suda dalga
bıraktığın bende yemyeşil
terk edilmiş şiir
sarı bir mevsim yarısı ekim
kasımla başlayıp yasımla biten
dün akşam sildim yağmur damlası sanıp
kopmuş yapraktaki damlaları!
su mavisiydin
aktıktan sonra da mavi misin
yeryüzündeki en büyük facia
senin ya da benim ölümüm
demiştim bir gün sana
ikimizin ki birden ölüm
bakma bu dikiz aynasındaki
titiz yalnızlık benim
bu yalnız yüz sabah akşam
ulaşmak sözcüğünü çalıştığından
bir zirkon bir ametist bir akik
arama benim için
yerden bir çakıl al adıma
tüm ağırlığımı alır
hoş gel koş
ezmesinden başka
zeytin bulamıyorum hayatta!
bırakmadı döve döve kayada!
kaya suda dalga
bıraktığın bende yemyeşil
terk edilmiş şiir
sarı bir mevsim yarısı ekim
kasımla başlayıp yasımla biten
dün akşam sildim yağmur damlası sanıp
kopmuş yapraktaki damlaları!
su mavisiydin
aktıktan sonra da mavi misin
yeryüzündeki en büyük facia
senin ya da benim ölümüm
demiştim bir gün sana
ikimizin ki birden ölüm
bakma bu dikiz aynasındaki
titiz yalnızlık benim
bu yalnız yüz sabah akşam
ulaşmak sözcüğünü çalıştığından
bir zirkon bir ametist bir akik
arama benim için
yerden bir çakıl al adıma
tüm ağırlığımı alır
hoş gel koş
ezmesinden başka
zeytin bulamıyorum hayatta!
doğan’ın kuramı! // YELKOVAN EDEBİYAT DERGİSİ/EYLÜL-EKİM 2007
kestim ağacı gövdem çıktı
yazılmamış dört kitap!
iki darp
aşk ve aşk
budadım dallarını uçlarında gök
bir solukluk çök
yaprağın dudağına
acımış reçinemden bal sağıyor otlar
baksana nasıl da sızıyor güneş ormana
nasıl da kamaşıyor gölge
usul usul kendini dinleyen gölde
sövdüm suyu övdüm yaprağı
gidenin değil düşenin yanındayım
aktıkça yaşayanın değil
durdukça sararanın
sürdüm toprağı
yaşamak için yarayı
toprağa sürdüm göğün perçemini
kurşunu yürüdüm
serçeyi büründüm
kırık dalda sıyrık güneşi
alına sürmeye eğilen mürdüm
bu haziranda karlar baktı içimden
aşk için birbirine kapanan yollar
ben sensizliği kürüdüm
gömdüm sessizliği
ses oldum
yankı oldum yürüdüm
yazılmamış dört kitap!
iki darp
aşk ve aşk
budadım dallarını uçlarında gök
bir solukluk çök
yaprağın dudağına
acımış reçinemden bal sağıyor otlar
baksana nasıl da sızıyor güneş ormana
nasıl da kamaşıyor gölge
usul usul kendini dinleyen gölde
sövdüm suyu övdüm yaprağı
gidenin değil düşenin yanındayım
aktıkça yaşayanın değil
durdukça sararanın
sürdüm toprağı
yaşamak için yarayı
toprağa sürdüm göğün perçemini
kurşunu yürüdüm
serçeyi büründüm
kırık dalda sıyrık güneşi
alına sürmeye eğilen mürdüm
bu haziranda karlar baktı içimden
aşk için birbirine kapanan yollar
ben sensizliği kürüdüm
gömdüm sessizliği
ses oldum
yankı oldum yürüdüm
güli ver // DENİZSUYU KASESİ /EYLÜL EKİM 2007
y
su ummuyordum dudaklarından
hiç öpülmemiş çeşmenin
seviyordum seli yordum
ellerimi yumuyordum iki kalp
yan yana konulmuş masada
birbirine bilenen iki asa
birbiri olmuş tek yasa
iki yer elması birbirinde gök arayan
birbirine kök
bekledim yaşını çeşmenin
kuru akan bakışını
birkaç kuş ve kuşku binlerce
sesimin sesinle dağılan uyuşukluğu
kalbimin kalbinle açılan buruşukluğu
ya
defosundan öptüm kumaşı karartan suskuyu
hiç görülmemiş ufosundan dünyayı
bir uzo birkaç yunan adası oturttum
kendini bekleyen sularıma
ben gelemedim sen gel dedim
bir yıldız yırtığıdır aşk cam kırığıdır
insanlardaki kesiklerini toplayan
bir pencerenin sağlam kanadına bakışıdır
kırılanı kendiyle bırakıp
kalanı kuşlara açışıdır
bir hattata el yazması gül sızması
bir dülgere neşe kokulu meşe
bir terziye desen bakışı
kendini hata yapışı insanın
yaşadıkça acılaşması bir kantatın
yar
duyargama saplı birer kama gözlerin
kırpıldıkça yalnızlığımı kırpan
çakılla yaşamasını kayısı bile öğrendi
armudun alnı olmuş yarıkları
dutun gövdesi kumları
yaşayamıyorum teninden çöreklenmiş kuşlarla
uykularda terinin ördüğü
koluna girmiş bir hasır sepetim
içimde büyüyen kirazları gör dedim
içimde büyüyen birazları çöz
yara
bak omuriliği eğri büyüyor mürver
halbuki omurundan öpülünce her ağaç güliver
mürvere keder yakıştığı doğru
ama sen dal dal baktıkça gövde su ister
gövde su
su ummuyordum dudaklarından
hiç öpülmemiş çeşmenin
seviyordum seli yordum
ellerimi yumuyordum iki kalp
yan yana konulmuş masada
birbirine bilenen iki asa
birbiri olmuş tek yasa
iki yer elması birbirinde gök arayan
birbirine kök
bekledim yaşını çeşmenin
kuru akan bakışını
birkaç kuş ve kuşku binlerce
sesimin sesinle dağılan uyuşukluğu
kalbimin kalbinle açılan buruşukluğu
ya
defosundan öptüm kumaşı karartan suskuyu
hiç görülmemiş ufosundan dünyayı
bir uzo birkaç yunan adası oturttum
kendini bekleyen sularıma
ben gelemedim sen gel dedim
bir yıldız yırtığıdır aşk cam kırığıdır
insanlardaki kesiklerini toplayan
bir pencerenin sağlam kanadına bakışıdır
kırılanı kendiyle bırakıp
kalanı kuşlara açışıdır
bir hattata el yazması gül sızması
bir dülgere neşe kokulu meşe
bir terziye desen bakışı
kendini hata yapışı insanın
yaşadıkça acılaşması bir kantatın
yar
duyargama saplı birer kama gözlerin
kırpıldıkça yalnızlığımı kırpan
çakılla yaşamasını kayısı bile öğrendi
armudun alnı olmuş yarıkları
dutun gövdesi kumları
yaşayamıyorum teninden çöreklenmiş kuşlarla
uykularda terinin ördüğü
koluna girmiş bir hasır sepetim
içimde büyüyen kirazları gör dedim
içimde büyüyen birazları çöz
yara
bak omuriliği eğri büyüyor mürver
halbuki omurundan öpülünce her ağaç güliver
mürvere keder yakıştığı doğru
ama sen dal dal baktıkça gövde su ister
gövde su
10 Ekim, 2007
14 Eylül, 2007
eski dilde su // EDEBİYAT VE ELEŞTİRİ DERGİSİ/MAYIS-HAZİRAN 2007
“baba’ma”
bayram sabahı gözleri
kırışmış kabında sütlü şeker
asma yaprağına küf ten ağ bir s’alkım üzüm
mahzen görmeden yıllanan soyut bir
resme somut bir aşk hâlâ sağ
yaşam sevmek fiilini çalışmak
çalışmak fiilini sevmekmiş sende
kucağımda karlı bir akşam yap boz
hep bir kare eksik babam
bir çift taş kömürü bir atkı bir havuçmuş
durup durup yağan bu kara anlam
bir öğlen iğde dalı kırıp takmıştım saçlarıma
iyi hatırlıyorum mayıstı hiç kokmadı
seni özlediğimi söyledim denize bu dalgalar ondan
sarp kayalar kesti dilimi bir poyraz tünedi sesime
derken yağmur dindi kalenin arkasına sindi güneş
teslim oldum deyince!
oysa itfaiye koluydum ilk okulda
iyi bilirdim yangın bastırmasını
şimdi bir kıvılcım bir kibrit karşısında
orman sessizliği benimki
sular kıskanç erguvanlar kibirli
ateşle oynuyor ahşap
göl boz bulanık kendi düşüncesinde
nehir sesiyle ne kadar susturulur insan
akmadan
her nehir terk ederken kendini
bilmediği bir yere
düz çizgili pijaman var
eğik göğsümde
annemin saç telleri
beyazlayan
şimdi aynanın önüne ne vakit otursam
yaldızlanır çerçeve
babamın gençliğini görünce!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
